Sevgi Soysalın Yürümek isimli romanını yeni bitirdim.
(..)
İnce düşünülmüş, planlanmış, sözcükleri seçilmiş, 1960ların Türkiyesindeki orta tabakadan iki insanı, bir kadını ve erkeği, bireysel ve çevresel olarak inceliyor. Kişilerin karakterleri oldukça belirgin, sanki çevremizdeki insanlar. 1960ların Türkiyesindeki gerçeklerle şimdiki çork farklı değil sanki. Temel sorunlar aynı: kadın-erkek, fakir-zengin, doğulu-batılı, fakirlik çemberi, cinsel tabular, kalıpları aşamayan insanlar ve yaşamları, evlilikleri. (Ha, azınlıklar yok artık.) Ama dincilik de yok, 12 Mart, 12 Eylül olmamış, 30 bin kişi ölmemiş. faili mechul cinayetler, her adım başı mafya da yok. (Olsun yakında AB'ye gireceğiz.)
Belki değişen şeylerden bazıları televizyon olduğu için artık cinselliğin evcilik oyunlarıyla öğrenilmemesi, ve evde sıkılmaya gerek kalmaması (çünkü televizyonda Kurtlar Vadisi'ni seyretmeli.) Kitabın eşekle ilgili bölümündeki müstehcenlik yüzünden toplatıması da not etmek gerekir ki günümüzde sorun olmuyor. Günümüzde de istense güzel kulplarla harika zorluklar çıkarılabilir.
Ben Sevgi Soysal'ın son romanlarını değil, ilk eserlerini daha çok seviyorum. Cünkü ilk eserleri daha yalın, daha bireysel, çevre incelemeleri daha az kalıplarla ve daha çok gözlemlerle dolu. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti her ne kadar anlatımılya Yürümek'den daha ayakları yere basan, deneysellikten kurtulmuş bir eserse de, Şafak'taki gibi "düzeni" temsil edenler büyük genellemelerle basitleştiriliyor, adeta çirkinleştiriliyor. Ben Tante Rosa ve Yürümekte'ki kişi hikayelerini tercih ederim. Daha deneysel, ama daha samimi.
40 yaş ölmek için ne erken, geçi erkeni olmasa da. Daha geçeceği çok everler, verebileceği çok eserler vardı. 60lar ve 70lerde kendınini bazı şeyleri değistirmeye adayıp uğruna kendi özgürlüklerini feda edenler bu günlerde, bu fırsatçılıkta, bu satılmışıkta neler hissederler? Sevgi Soysal nasıl hissederdi?

