Eh, İsraıl'in açısından öyle tabii. Dış güçler karışmadan başladıkları işi bitirmek istiyorlar.İnsanlık açısından bakarsak evlerinden edilen insanların acısı göz ardı edilmiş oluyor.
Ateşkes uzun ömürlü olsun olmasın, bir gün bile sürse, insan yaşamı için anlamlı. Bir gün daha yaşamak, bir gün fazla sevdikleriyle beraber olmak, bir gün bile evinde güzel bir gün geçirebilmek.
TV ekranlarında herkes melek, ama aslında ateş düştüğü yeri yakar.
Kanunun, udun, neyin merhametindesin. Japonları boşver. Onlar da takılsınlar işte kafalarına göre. Geçmişten gelen tanıdık, yakın sesler ve tekno çok tanıdık. Çok yakın. Derinlerden gelen çağrı çok kuvvetli. O seslere uzanmak çok kolay ve huzur verici.
Bu konuyu 80'lerinin sonundaki teyzeyle tartışmak bile istemedim. Geçiştirdim.
Arkadaşın duygularını tamamen anlıyorum. Videosunu seyrederken ben de deşarj oldum açıkçası. Hayatta tekrar yaşamak istemeyeceğim dönemlerin başında gelir bizim zamanımızdaki deyimiyle ÖSYM.
Türkiye'den ayrılmadan önce TV'de Anadoluda bir üniverside Süleyman Demirel'lin konuşmacı olarak çağrıldığı bir toplantıyı naklen seyretmiştim. Soruların çok büyük bölümü alışıla gelmiş şekilde türban, darbeler ve AKP üzerineydi. Çok az soru iş alanlarının açılmasına değindi, kimse eğitimde yaratıcılığın, girişimciliğin rolünden bahsetmedi, yeni ekonomide Türklerin nasıl katkıda bulunabileceğini sormadı. Kimse yıllardır devam eden, sınavlar, doğmalar, devlet tarafından paketlenmiş kalıplaşmış kavramların zinciriyle bağlı insanların taa 70'lerde bile modası geçmiş eleman yetiştirme polıtikalarının eseri olduğunu düşünmedi bile.
Dar çerçevelerde sıkıştıkça üretilebildiğimiz çözümlerin çeşitliliği de azalıyor, hapsolmuşluğun, çaresizliğin öfkesi de artıyor.
Ama izlerin olumlu yansıması da var. Büyümenin anlamı, izlerin bedeli. İki ülkede de korkusuz olmak. Geçen hafta TRdeki olaylar bana ne kadar uzak geldiyse bu gün de iştekiler oldukça alakasız geldi. Küçük dünyamda debelenirken ("beyhude telaşlarım") sanki bütün dünya da küçülüyor ve başka şeyler gözükmez oluyor. İşte o raddeden sonra boğulma başlıyor. Oysa benim dünyam ve etrafımdaki dünya çok büyük, zengin. TR'de bunu hatırlıyorum.
Herşey olacağına varır.
Hep söyledik, hep yazdık, heğ Uğur Mumcularımıza ağladık.
Ama bir şey yapmadık. Hala da yapmıyoruz.
Öfkeleniyoruz, ama örgütlenmiyoruz, partiler kurmuyoruz, geleceğimizi beyni yıkanmış şartlanmışlara terk ediyoruz.
Günler geçiyor. Yıllar geçiyor, 12 Eylül 1980'lerin ektikleri, 16 Mayıs 2006'larda biçiliyor. Her gün sinsice bir şeyler değişiyor, duymuyoruz, alışıyoruz, kanıksıyoruz. Gün be gün şeriatı içimize sokuyorlar, göz göre göre.
Bir daha seçim sabahında da aynı burukluk, bezmişlik ve umursamaz çaresizlikle mi uyanmalıyız?
Baş roldeki Lee Young-Ae, Japonya'da Daejanggeum dizisindeki iyi kalpli Changum karakteriyle ünlü. Lee Young-Ae'nin herhalde özdeşleştirilmekten sıkıldığı melek yüzlü karakteri, Geum-ja'nın hapisteki yalancı iyilikseverlikle dolu günlerinde görüyoruz. Öç alma peşindeki gerçek yüzünüyse filmin devamında. Daejanggeum'daki klişe mimikleri ve dialoglarından sonra bu filmde Lee Young-Ae gerçek oyunculuğunu ortaya çıkarmayı başarmış. Son sahnelerde Geum-ja'nın içindeki çelişkiler ustaca yüzünde okunuyor. Lee Young-Ae'nin oyunculuğunu işlediği için yönetmeni de kutlamak gerek.
Filmin genel havası ve ifadesindeki yaratıcılığı görmek isteyenler için Korece orijinal web sitesini tavsiye ederim.
Pek çok inli ve sevilen filme imzasını atmış ustanın bende iz bırakan filmleri tabii en başta unutamadığım ve tekrar tekrar seyrettiğim "Selvi Boylum, Al Yazmalım", "Mevlana", "Mine", "Bir Yudum Sevgi", "Adı Vasfiye", "Değirmen", "Aaahhh Belinda", "Hayallerim", "Aşkım Ve Sen."
"Gene gel, gene.
Ne olursan ol,
İster kafir ol,
İster ateşe tap, ister puta,
İster yüz kere tövbe etmiş ol,
İster yüz kere bozmuş ol tövbeni,
Umutsuzluk kapısı değil bu kapı;
Nasılsan öyle gel."
"Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllükte toprak gibi ol.
Hoşgörülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol."
"Bu denizde ne ölmek var bize,
Bu denizde ne gam, ne dert, ne keder.
Bu deniz alabildiğine muhabbet,
Bu deniz iyilikten, cömertlikten ibaret."
Pes. Ne demeli bilmem.
Biraz tutarlı olalım.
1- Eşcinsellik özenilerek olanacak bir şey değildir. Kimse "özenerek" eşcinsel ya da transeksuel, travesti olmaz. TV programından cinsel roller özenilseydi herhalde tüm kızlar erkek olmak isterdi, çünkü ülkemizde erkek olmaktan iyi bir şey yok. Kadın kılığında programa çıkmakla eşcinselliğin de ne bağlantısı olduğu da ayrı bir konu tabii.
(..)
2- Namus cinayetleri, kan davaları ve tüm şiddet içeren programlara, televolelere, hiç bir önemli konunun işlenmediği "konuklu" söyleşi programlara tepki verilmezken, 'O Bir Hanımefendi' yerine belgeleseller yapılması gerektiği fikri de açıkça çelişkinin dik alakası.
3- Demokrasi, çok seslilik ve özgürlükler olgunluk gerektirir. Eskiden bu olgunluğun halkta olmadığı düşünülerek radyo ve televizyon devlet denetiminde tutulurdu. "Çocuğuma ne derim soru sorarsa" diye kaygı duyanlar, televizyonun kapatma düğmesinin olduğunu, kanal değiştirmenin de mümkün olduğunu hatırlamalı. Çocuklarına belli bir yaşa gelene kadar kesinlikle televizyon seyrettirmeyen ailelerin de olduğunu hatırlayalım.
4- Ahlak görecelidir. Ahlakın tek bir kavarımını bizim gibi kozmopolit bir ülkede yapmak mümkün mü? Dinci çevrelerin de tamamen başka ahlak kavramları olduğunu ve bunları direttiklerinde ürktüğümüzü unutmayalım. Bizim gibilerin masum davranışları (örneğin kadınla erkeğin el sıkişması, başı açık gezmek) da bazı insanlara ters gelir.
Bir yanda yalnızlık. Bir yanda yalnız olmanın doyumu.
Koca trende tek sen Türkçe Sezen Aksu dizelerini anlıyorsun.
Diğerleri (fena halde) Japon. Sana boş, ama meraklı gözlerle bakan Japon gözler.
Sözcükleri tek tek düşünürsün. Anlamını tartarsın. Bazı sözleri uzun zamandır duymadığını düşünürsün.
Derın derin.
Deriiiin bir nefes çekersin, yaşadığını yeniden hissetmek için. Türk olmayı, hissetmek için. Önemi olmasa da.
Dışarda dolaşma, uzun kıştan uyanışı içe çekme, yaşamı, gençliği damarlarda hissetme zamanı. Sakuranın belli belirsiz kukusunu hatırlama, ılık havayı beynin derinliklerinde hissetme zamanı.
(..)
Japon şarkılarında sevgilinin kokusundan söz edildiğinş hiç hatırlamıyorum. Belkı de ten kokusu genelde hoş olmayan şeyleri çağrıştırdığı için. Oysa bizde biraz daha farklıdır. Sezen Aksu'nun "Bırak" şarkısında (söz Aysel Gürel)şöyle bir dize vardır:
"Çok istedim, unutmak istedim esmer ellerini/Gözlerini, kokunu, yanıkl tenini/Bana dokunduğun anda hislerimi unutmadım." Sertab'ın "Yolun Başı" şarkısında da (söz yine Aysel Gürel) koku ve sevgilinin kokuyla hatırlanması vari ""Önce resimleri duvardan kaldırdım/Çay içtiğin bardağı rafa sakladım/Giydiğin ne varsa bir bir katladım/Bir damla yaş düştü çok ağlamadım./Kokun uçtu gitti açık camlardan/Sevdiğin şarkıyı hiç söylemedim."
Brokeback Dağı'nın aslı olan kısa öyküyü okuduğumda (Annie Proulx, The New Yorker, issue of 1997-10-13) önce olayların akışı, karakterlerin detayları, karşılıklı konuşmaları karşılaştırdım. Anlatımdaki hava filmin genel havasının aynısıydı. Kısa, duraklamalı cümlelerle doğanın, olayların, karakterlerin duygu ritmleri anlatılmıştı.
Şimdi görsel medyada, özellikle de bu film için en büyük farkın koku olduğunu düşünüyorum. Ennis, Jack'in eşyasındaki kokuyu bulmak için derin derin koklamış, içine çekmişti, ama yalnızca görsel olarak, gerçekten Jack'in kokusunu alıp almadığını, ya da bunun nasıl bir koku olduğunu bilmiyoruz. Hikayeye göre Jack'in tatlı tuzlu ter kokusuydu aradığı, bunu görsel yoldan hayal etmemiz olası değil.
Gerçeken sevenler ve sevgisini kokusuyla hatırlayanlar bilir ne demek istediğimi.
(Sabaha karşı uyanırım bazen. Yanımda onu bulurum. Gecenin bir saatinde yanıma kıvrılmış, dünyadan habersiz, masumca uyur. Gömleği sigara kokar, kendi içmediği halde. Teninin kokusunu özlemişimdir. Boynuna sokulurum usulca, elimi göbeğine atarım. Burnumu kulağının altından boynuna ensesine kaydırırım. İçime çekerim, çekerim onu. O anın bitmesinı istemem. O anın dinginliğiyle, huzuruyla uykuya dalırım yeniden.)
(..)
Türkiye'de geçmişte kitapların müstehcenlik gerekçesiye toplatılması, yakılması çok olurdu. Bu kitaplardan biri Sevgi Soysal'ın Yürümek isimli romanıydı. Kitaptaki müstehcen bulunan sahne de erkeklerin kendi aralarındakı cinsellikle ilgili konuşmalarıydı. Eşek meselesi müstehcen bulunmuştu. Hala köylerde doğal karşılanan bir şey kitaba yazılınca ayıp oluvermişti.
Şimdi haberler bakıyoruz
. Brokeback Dağı'nı ABD'de 17 yaşından küçükler filmi ebeveynleriyle seyredebiliyor. Japonya'da 12. Türkiyemizde 18 yaşından küçüklere (kesinlikle) yasak.
Günümüzde genel ahlaka aykırı görülmeyip "küçüklere" serbest olan şeyler de var. Mesela dakikada 10 adamı kanlı kanlı öldüren filmler. Gazetelerde ardı arkası kesilmeden ayrıntılarına kadar anlatılan "namus cinayetleri." Bunlar TVlerde, sinemalarda, gazetelerde, kahvelerde serbest.
Basınımızda Sayın Ali Murat Güven bu karşıtlığı hala savunuyor. Doğru seçim ve cehennemde yakan yanlış seçimleri anlatıyor. Günah o kadar kesin ki onun için, Allah'ın takdir hakkını kendinde görüyor. Yine aynı sığ yaklaşım, "eşcinsel tercihlerden" bahsediyor. Oysa bu seçimlerin çıkmazlığı zaten filmdeki iki insanı mutsuzluğa sürükleyen.
Sevgi ve aşk "cocuklara" yasak, sakıncalı. İki insan öpüşürse, sevişirse "olmaz."
Ve, film. Umduğumdan daha hızlı, daha derin, daha sarsıcı ve iz bırakıcı.
(..)
Eserin aslını da okuyun: Annie Proulx tarafından yazılmış kısa bir öykü. Filmdeki hava ile öykü hemen hemen aynı, pek çok detay da.
Tabii ki işin özü kavuşamayan aşıklar. Dünyada aşklarını yaşayamayan o kadar ve o kadar çift var ki. Cinsiyetlerinin ne olduğu önemli değil. Ama işte filmin sırrı da burda. Cinseyet farkı olmadan aşk! Ve cinsiyet farkı olmadan kavuşamamanın, yaşayamamanın acısı. "Yaşasın iyi ki gay'iz, özgürüz, gururluyuz diye" bağırmadan basit ve yalın olarak çekilen acıları anlatmak. Özlemi, geri dönüşü olmayan seçimleri, pişmanlığı, kapanmayan yaraları, birisine "çok yakın ama çok uzak olmayı", insan olma açısından anlatmak. İtmeden, zorlamadan, sokmadan.
Sanıyorum dağların yalnızlığı, doğanın acımasızlığı filmi yalnız güzel yapan bir arka plan çalışması değil. İki insani birbirine iten faktörlerden biri. Hepimiz yalnızız, ve doğanın içinde yalnızlığımızı daha da farkına varıyoruz, bazen de unutuyoruz. Ama biz de doğanın bir parçasıyız. İki erkek için de böyle. İki erkeğin duygularını kelimeler ve okşamalarla anlatamadıkları zamanlardaki çaresizlıklerinden ancak yumuruklarıyla kurtulabilmeleri de bunun yansıması. Katıksız, süslemesiz. Erkekler arası aşkta şiddetin bu kullanımı oldukça şaşırttı beni. Ve son sahnelerde bu şiddet anlarından kalan kan filmin en senbolik, gerçek ve acıklı anısı.
Tekrar seyretmeliyim, daha yavaş, daha içe çekerek, hesapları yapıp özümseyerek.
Ayrılıklar her zaman kapı ardında. Her zaman doğru seçimleri biliyor olsak.
Belki daha yüksek sesle hıçkırarak.
Dert yok görünürde.
Güne başlamamak için neden yok.
Ama zor işte. Elalemin işleri için koşturmak, para peşinde koşmak.
"Yaşam gailesinin içinde olmak."
Elimi sürmek istemediğim, insanların kaprislerinin peşinde koşmak.
Sahiplik duygusunu hiç hissetmemek.
(Tabii çoluk çocuk olmadan konuşması kolay, "tuzum kuru.")
Yine deniz kenarına gitmeli bugün, işi kırmalı.
Güne işe gitmeyerek başlamalı. Yarını düşünmeden.
Zorba'da Ege sıcaklığını bulmuştum, yaşama sonsuz bağlılığı, anlık yaşamayı, güneşi ve havayı, denizin tuzunu, gözlerini kapayarak, güneşe bakarak hissetmeyi.
Özgür olmayı.
Kitaptan az bir bölüm okudum. Harika doğallıkta bir anlatım, doğal bir olağanüstülük. Ama bu sırrı çözdüm. Can Yayınları'nın sitesinde, haberlerde söyle bir bilgi verilmiş:
(..)
"Gerçekçilik ve fantezinin bir karışımı olan Büyülü Gerçekçilik Latin Amerika?da oluşan bir akım. Bu karışım, eserde meydana gelen her şeyin sıradan, günlük olaylar olmasına dayanıyor. Büyülü Gerçekçilik sınırları içinde yer alan her şey hikâyedeki karakterler tarafından tipik yaşam olarak kabul ediliyor. Konular ne kadar olağandışı olursa olsun durum son derece alışagelmiş görülüyor, kayıtsızca davranılıyor. Bu, Büyülü Gerçekçiliğin en önemli özelliğidir. Büyülü Gerçekçilikte başka bir eylemi doğuran hiçbir eylem yoktur. Bir adamın attığı beyzbol topunun bir arıya dönüşmesi için ne bir eyleme ne bir makineye ne de bir büyüye gerek vardır.
Sıradan ve dünyevi olanı görmek yerine Büyülü Gerçekçilik hayal gücüne, okurun zihnini heyecanlandıracak olan bir yaşam kıvılcımı getiriyor. Hayal ve gerçeğin birbirinin içinde eridiği, gerçekçilik ve fantezinin bir karışımı olan Büyülü Gerçekçilik yaşam üzerine, insanların düşünüş ve davranış şekilleri üzerine farklı bir bakış açısı da getiriyor."
Bunu kendime hatırlatmalıyım. Camdan bana hergün el sallayan güleryüzü, telefonda sevgi ve özlemle çınlayan sesler yetmeli mutlu olmak için.
Sevgi Soysalın Yürümek isimli romanını yeni bitirdim.
(..)
İnce düşünülmüş, planlanmış, sözcükleri seçilmiş, 1960ların Türkiyesindeki orta tabakadan iki insanı, bir kadını ve erkeği, bireysel ve çevresel olarak inceliyor. Kişilerin karakterleri oldukça belirgin, sanki çevremizdeki insanlar. 1960ların Türkiyesindeki gerçeklerle şimdiki çork farklı değil sanki. Temel sorunlar aynı: kadın-erkek, fakir-zengin, doğulu-batılı, fakirlik çemberi, cinsel tabular, kalıpları aşamayan insanlar ve yaşamları, evlilikleri. (Ha, azınlıklar yok artık.) Ama dincilik de yok, 12 Mart, 12 Eylül olmamış, 30 bin kişi ölmemiş. faili mechul cinayetler, her adım başı mafya da yok. (Olsun yakında AB'ye gireceğiz.)
Belki değişen şeylerden bazıları televizyon olduğu için artık cinselliğin evcilik oyunlarıyla öğrenilmemesi, ve evde sıkılmaya gerek kalmaması (çünkü televizyonda Kurtlar Vadisi'ni seyretmeli.) Kitabın eşekle ilgili bölümündeki müstehcenlik yüzünden toplatıması da not etmek gerekir ki günümüzde sorun olmuyor. Günümüzde de istense güzel kulplarla harika zorluklar çıkarılabilir.
Ben Sevgi Soysal'ın son romanlarını değil, ilk eserlerini daha çok seviyorum. Cünkü ilk eserleri daha yalın, daha bireysel, çevre incelemeleri daha az kalıplarla ve daha çok gözlemlerle dolu. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti her ne kadar anlatımılya Yürümek'den daha ayakları yere basan, deneysellikten kurtulmuş bir eserse de, Şafak'taki gibi "düzeni" temsil edenler büyük genellemelerle basitleştiriliyor, adeta çirkinleştiriliyor. Ben Tante Rosa ve Yürümekte'ki kişi hikayelerini tercih ederim. Daha deneysel, ama daha samimi.
40 yaş ölmek için ne erken, geçi erkeni olmasa da. Daha geçeceği çok everler, verebileceği çok eserler vardı. 60lar ve 70lerde kendınini bazı şeyleri değistirmeye adayıp uğruna kendi özgürlüklerini feda edenler bu günlerde, bu fırsatçılıkta, bu satılmışıkta neler hissederler? Sevgi Soysal nasıl hissederdi?
Harika bir sonbahar günüydü Okayamada'da. Maviden pembeye dönmeye başlayan gökyüzü, kırmızı sarı yapraklar. Tokyo'ya dönerken, uçaktan sağlıklı olmanın nimetini, günlük sıradanlığını, erişilmez değerini hissettim. Uzun zamandır ilk defa.
Bir gün gelecek terfıyı bekle, bir üst terfi için devam et.
Akşam sonunda onunla buluştum, herşey düşündüğüm gibi oldu. İçimde buruk bir keşke sorusu, bir ayartıcı çağrı kaldı. Kollarımıza dokunduk, ensesindeki saçları okşadım, gözlerinin içine baktım. Vücudunun derinliklerine dokunmayı hayal ettim, öpüşmeyi... Boğazımıza bir şey düğümlendi ayrılırken. Ama ne olduğunu söylemedik, daha fazla düşünmek de istemedik. Acıdan kaçış.
Sonra 10bin km. uzaktaki harika sevgiliden bir mesaj: bekliyorum, senden haber aldığıma çok sevindim.
Bardaki aşkı anlatan melodilerde onu düşünüyorum. Yatağımızda yattığını, masum gözlerindeki uykuyu, yere parkelere uzanmasını, dergilerine bakmasını hayal ediyorum. Bu kadar yakın ve bu kadar uzak.
Kısa pantolonu, beyaz gömleği, spor ayakkabıları, d-pack'ı sırtında gülümsüyor bana istasyon çıkışında: "44 yaşında geri zekalıca bir ilkokul öğrencisi dediler bana."
Yazının ortalarında bir yerde, "Linç olaylarına karşı polise rehber dağıtıldı" denmis, "Rehberde linç olaylarının nasıl meydana geldiği ve alınması gereken önlemler ayrıntılı anlatılıyor. Rehberden bazı bölümler şöyle:
(..) POLİS NASIL DAVRANMALI
Toplumsal olayda fiziki güç kullanmak en son seçenektir..."
Wow, hala bu konuda konuda uyarı gerekiyor demek ki...
Sonra şöyle bir bölüm var en sonda:
"BASİT LİNÇ NEDENLERİ
1-Sarkıntılıkların yaşandığı bir semtte, suçlu olduğu zannedilen biri linç edilmek istenir.
2-Ulaşım araçlarının bilet fiyatlarını artar.
Belediyeye öfkelenen insanlar, bozuk parası çıkışmayan bilet satış memurunu döver." İşte tam dumurluk bu son iki cümle! Bilet fiyatlarınin artmasi linç nedeni demek. Üstelik son bölümde adeta bu davranış makul gösterilmiş. İlk bakışta baskı hatası olduğunu sandım. ama galiba değil, "güler misin, ağlar mısın", bile diyemiyorum.
(..)
Filmin resmi tanıtımı şöyleymiş: "geçmiş, şimdi, gelecek. Bir insanın düşünceleri, kafansındaki imgeler...Her insan için. Bir insanın düşleri...Her hayalci için. (Kaynak: IMDB)
Filmi 3.defa, bu sefer DVD'de seyrettim. Yine aynqi duygular ve izlenimlerle, ancak altyazısız, Japonca olarak. Düşler aslında 8 kısa filmden oluşuyor. Bunlar içinde en sevdiklerim: İlk film, "Sunshine Through Rain", çünkü sevdiğim Japon mitolojisine ait. Benzer tema Hayao Miyazaki'nin "Princess Mononeke"sinde de işlenir. "Peach Orchard", yine çok sevdiğim Japon bebeklerinin canlanması, bebekler festivalindeki gibi basamak basamak dizilmeleri, şeftali çiçeklerinin (sakuraları andıran şekilde) savrulması, tam bir görsel ziyafet!! Ayrıca tüm bunların bilgisayar desteği olmadan gerçekleştirilmiş olduğunu da unutmamalı. "The Blizzard", yine çok gizemli buldugum "Yuki Onna", "Kar Kadın" temasıını canlandırdığı için güzel. "The Tunnel" şoke edici. "Crows", harika harika bir buluşla kahramanı ve bizleri Van Goghtablosunun içine sokuyor, hem de o renklerle. Ama en güzel ve en etkileyicisi benim için sonuncusu, "Village of the Watermills". Sanırım cenazelerin kutlama olması gerektiği fikrini de ilk bu filmde duymuştum. O köydeki ruh hali, suyun inanılmaz temizliği ve duruluğu, ihtiyarın yüzündeki nurlu ifade...
Bu son filmdeki köyqun set olduğunu düşunürken, aslında, gerçekten, var olan, wasabi'siyle ünlü Nagano'da bir yer olduğunu keşfettim, daha doğrusu öğrendim. O nehir işte ordaymış.(Sitenin adresi, Daio Wasabi Farm)
Yine Japonya'da olmaktan mutluluk duyuran bir tesadüf!
(..)
Sonraki satıları okuyunca farkettim ki yazarın bahsettiği uzak sandığımız yerler Azerbeycan ve Ermenistan'dan başlıyor. "Şimdi biraz daha uzağa", diye başlayan en son bölüm şöyle devam ediyor: "Özbekistan'a bakalım".
Sayın yazardan kaynaklanan bir şey değil bu miyopluk. Zaten "uzak sandqiğımız" diyerek, bu miyopluğun ortak, herkese ait bir yanılsama olduğunu da belirtmiş. Bence bu miyopluk, bilinçli olarak değil de, adeta istemsiz olarak yalnızca Türkiye'nin doğusunda olan yerler için geçerli. Avrupya ve ABD'deki pek çok şey bizi hemen ilgilendirir, uzaklık farketmez. Ama Doğu'ya gelince hala eskiden kalma alışkanlıkla, oraları geri gördüğümüz için belki de, umursamaz oluyoruz.
Bu konuda çok çok yazılacak şey var.
(..)
Başbakan Koizumi-san, kendisini başından beri desteklemeyen ve sürekli resformları baltalayan kendi partisi içindeki guruba savaş açtı. Posta İdaresi'nin özelleştirilimesi için Koizumi-san çok uğraştı, ama son anda rakip taraf mecliste öneri aleyhine oy kullandı. Koizumi-san son kartını oynadı, meclisi feshederek 11 Eylül'de seçime gitmeye karar verdi. Dahası kendine muhalifleri seçimlerde desteklemeyip, karşı adaylar koyacağını açikladı!
Kamei-san (sama!) ve yandaşları dün Liberal Demokrat Parti'den ayrılmaya karar verdiklerini açıkladılar. Yeni partinin adını bugün gazetede görünce gözlerime inanamadım: Kokumin Shintou, yani Halkın Yeni Partisi (Yeni Halk Partisi de denebilir, ama aynı nuans değil.)
Yüzlerinden riya akan bu tipler, kendi kurduklari bu gülünç parti için daha iyi bir isim bulamazlardı. Kuomintang, Japoncası Kokumintou, Taiwan'a kaçan Chiang Kai-shek'in partsinin adı. Uzun yıllar Taiwan'ı halkın isteklerinden kopuk olarak diktatörlükle yönetmişti.
Uzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen bu şarkıları cekici yapan nedenler benim için iki tane: çocukluk anılarımla çok yakından bağlantılı olmaları , ve birinciyle çok yakından ilişkili ama ayri olarak, bu şarkıların genelde 70lerin içine kapalı, içten çalkantılı, saf ve temiz (olmaya en azından çaba gösteren) havasını yansıtması.
(..)
70lerin sonu, çocukluğumun da ilk evresinin sonuydu. Türkiye ve Türk popu için de. İçten içten çalkalanan tatminsizlikler, çaresizlikler ve isyanlar, bireysel bazdan gruplara, sonra da topluma sıçradı, ve artık naifliğin modası bitti. Acı gerçekler ortaya çıktı, 80lerle birlikte başka bir devir başladı, daha gerçekçi, yetişkinliğe yakın, ve eski özlenen bir dönem olarak arşivlerde kaldı.
Benim hatırladıklarım 70lerin başı doğal olarak. Dario Moreno'nun tutku dolu sesini aslında son yıllarda internetten dinledim. "İstanbul'un kızları, hepsi güzel." Dario Moreno'nun bahsettiği İstanbul gerçekten 50lerin 60ların İstanbul'u olmalı. Günümün 15 milyonluk keşmekeşi değil. "Hatıralar Hayal Oldu" buram buram yabanci melodi kokar, ama acı çeken erkeğin sesindeki ton ve hüzünü yakın zamanlarda başka bir şarkıda hatırlamıyorum. Ömur Göksel o devrin ünlülerinden bir diğeri, maalesef şu anda bu ismi hatirlayan az. İlk belirgin olarak hatırladığım şarkı Bariş Manço'nun "Dağlar Dağlar"ı olsa gerek. Anlamını çocuk olarak anlamasam da, melodinin hüzünlü yanı etilerdi, Barış'ıin genç ve duru sesini hala hatırlarım. Nilüfer'in daha çok genç, şimdi düsününce çocuk yüzünü 45lik plak kapaklarından hatırlıyorum. "Hatıra Defteri", "Dünya Dönüyor", "Kalbim Bir Pusula", "Arasira Bazı Bazı". Asu Maralman'ı hatılar mı insanlar acaba? 70lerin geleneğine uyarak yapığı tüm folklorik içerikli şarkıları değil de sanırım bir Rus müziğinden alıntı, "Bir Görsem Ölmeden" en çok beni etkiler. Son yıllarda fazla adını duymadığım Füsun Önal. "Senden Başka"da çok genç, çok naif adeta liseli bir kız sesi. 70lerin masumluğunun bir başka sembolu. Şenay'ın "Hayat Bayram Olsa"sı şimdi (nedense) solun seçim kampanyalarında çınlıyor. 70lerin idealizmini onlar da özlüyor herhalde. Yeşim de unutulanlardan. "Böyler Mi Başlar"ın özgün melodi mi aranjman mı olduğunu bilmiyorum, ama Yeşim'in yorumu sarkıyı benim için unutulmaz yapıyor. 1974'ün Temmuzunda sesizce karartma altında İstanbul'a ilerleyen bir otobüsün içinde her yarım saatte bir çlan Ayten Alpman'ın "Memleketim" çalıyor. Ayten Alpman'ın biraz cızırtılı, heceleri geciktirerek okuduğu şarki hala bugün bile içimi burkar. "Havasına suyuna/Taşına toprağına/../Gözü pek yanık bağrı/Türkü söyler çobanı/..." Beklenmedik bir sekilde Türkiye'nin özeti, o günlerin duygu yüklü havasını yansıtır. 1975 pek çok şarkı, güfte, besteci ve yorumcuyu ortaya cıkardı. Semiha Yankı sonraki kariyeri çok şanslı gitmese de, kuvvetli sesiyle daha uzun yıllar "Seninle bir dakika/Mutlandırıtyor beni/Bir dakika siliyor canim/Yılların özlemini" diyecek. O zaman anlamadığım bu sozlerin, şimdi ne kadar derin ve gerçek olduğunu hissedebiliyorum. Hayattaki her kısa, bir anlık, değerli şeylerde olduğu gibi: " Seninle buluşmamız bir dakikada geçti/Gözlerim gözlerini bir dakikada içti..."
Bu yıl belirli ve bizlere söylenen ana bir tema yoktu. Ama daha fazla kalabalık vardı, kızlar çoğunluktaydı. Lezbiyen temalı filmler de geçen yıllara göre fazlaydı. Organizasyon olarak daha iyi olduğunu söyleyemem. Amatörlük bağışlanabilir, ama amatörlük ruhunun getirdiği heyecan ve doğallık yoktu. Çok ciddi bir paneli açmak zorundalarmış gibi bir özelliği olamayan takdim konuşmaları. Hele katagana ile yazılmış gibi kulağa gelen İngilizce konuşmalar...
Bunlara rağmen yılda bir defa değişik ülkelerden benzer sorunları farklı açilardan gözler önüne seren renkli filmlerle dolu bir üç gündü.(..)
"Arisan" (Nia diNata, Endonezya, http://arisan.kalyanashira.com) Jakarta'da çok üst düzey insanları arasında geçmesi nedeniyle gerçeklik duygusunu kaybediyor. Buna rağmen tatlı bir "kendini bulma, dolaptan dışrı çıkma" komedisi. "Touch of Pink" (Ian İbal Rashid, Kanada, İngiltere) daha derinlere inan ve duyguların değişimlerine de bakan günümüzden bir film, tabii mutlu son. "Big Eden" (Thomas Bezucha, ABD) festivalin en derin filmlerindendi. Montanana'da harika manzaralar ve ışıın derin tonları kullanılarak yapılmıs. Keşke gerçekte tüm kasabalılar bu kadar açık fikirli olsa! "Bear Cub" (Miguel Albaladejo, İspanya)2 chomeden ayi-ayıcık kalabalığını Spiral'a çekmeyi başardı. "Güzel" sahneleri olan filmde aile bağları ana tema. İspanyol filmlerinden beklenmeyen gerçekçilik ve ayakları yere basan bir anlatımla işlenmiş. "Misterious Skin" (Gregg Araki, ABD)cocukluktaki cinsel istismarın genclikteki etkileri. Sorunların derinlemesine incelenmesinden kaçınılmamış. "Cowboys and Angels" (David Glesson, İrlanda) daha çok büyük kente gelen delikanlının kimlik arayısı üzerine. Cinsel kimlik arayışına fazla yer olmayan, uyuşturucu problemlerinin ön plana çıkarıldığı filmde cinsel kimlikle sınırlanmamış arkadaşlıklar gıpta edılerek yüceltiliyor. "Tying the Knot" (Jim de Steve, ABD)evlenememe ve miras bırakamama üzerine Amerika odaklı bir dökümanter film. Sonuçta demek istediği Amerikadaki geri kafalılar yüzünden birbirini seven çiftlere ayrımcılık yapıldıgı ve cok acı çekildiği.
Spiral'dan cıkarken bir yıl sonra yine aynı coşkunun yaşanacağını düşündük. Tatlı bir hüzun kaldı geriye, her sene olduğu gibi.
Şimdi benim icin bu ailesel geleneğin gölgesinde yeni bir ahlak var. Yaşam tarzının temeli, geleneğe aykırıyken, dünkü olanlardan sonra işte kendimi o temelde varolan değeryargılarının değerlendirmesine bırakıyorum.
Çeşit çeşit ahlakın, kıvrılıp bükülen, renk değiştiren yeni bir formuna kendimi bırakıyorum.
Ne garip onunla 8 yıl önce yaptıığım konuşmalardaki ona soylediğim
cümleler, şimdi bana geri döndü sanki.(..)İlk değil bu seferki. Daha önce olduğunda da kafam bu kadar karışıktı.Simdi de. Ahlaksal ve mantıkla ilgili değerler, çılgınlık yapma, yasak olana bir an için bile sahip olma, bilinmeyene atılmanın çekiciliği ile
çatışıyor.
Yanı başimda emek verilmiş, dünyanın belki de en güzel sevgisi
dururken, uzaklardaki tanınmamıs, denenmemis yeni aşk, işte aklıma
giriyor. Yine anlıyorum, yetişkinliğin zor olduğunu. Hep söylenen, ve asla
benim başıma gelmeyeceğini düşündügüm ahlak ikilemlerinin ne kadar
gerçek ve kaçınılmaz olduğunu.
(..) Şimdi elimde tuttuğgum kitabın kapağında, 40'lı yıllardan bakıyor, Sabahattin Ali. Değişen pek az şeyin olduğunu, hatta pek çok insanın da bunu umursamadığını biliyor mu? O zaman da bu umarsız insanları biliyordu elbet. Ama o doğru bildiğini yazmaktan vazgeçmedi. Sözde enteller ve omurgasız liberallerden de onu ayıran bu işte.
Oysa kalan için beklemekten başka yapacak birşey yoktur coğunlukla.
İşte bugünlerde ben de bekliyorum. Onun yaşadıiğı ayrılıklarla karşılaştırıldığında çok kısa sürse bile, zaman onun Bali'den kaptığı değimdeki gibi, uzuyor. Renkler soluk sanki, yaşam akıyor ama derinliği yok, olaylar ve insanlar iz bırakmadan akıp gidiyor, cünkü onları anlatacağim kişi akşam yanımda olmayacak.
İçimde bir şeyler kırık ve ölü sanki.
Özgürlük denen şey ne büyük bir aldatmacaymış.
Neyse, gidebildiği yere kadar...Bundan öncekilerde olduğu gibi.
Kendim yarattığım bir sisteme tutkuya bağlandıktan sonra aslıda tutkunun tutsağı olduğumu geç farkettim, ya da farketmek işime gelmedi.
Tutkunun verdiği hazzı, özgürlüğün hazzına dönüştürebilmeliyim. Tabii göreceli özgürlüğün. Mutlak özgürlük şu anda mümkün olmadığına göre.

