1.3.05

Okinawa: Japonya'nın içinde başka bir ülke

 
Fazla br şey beklemiyordum giderken. Biraz kültür biraz savaş, bol deniz kum. Biraz egzotik yemek...Biraz da Amerikan askeri. Bu kadar. Patron bile demişti, "Okinawa? Hiç şenlik değil."

Oysa çok farlı şeyler vardı orda. Yuzler, sesler, kokular farklıydı. Zaman da. Daha doğrusu zamanın akışı.

Bazen insan gittiği yerin ününe yenilir. Gittiği yer o kadar populer ve klişedir ki, adeta o klişenin izini sürmek ıçin gitmiştir o yere. Başkalarının gördüklerini görmek, yapmak için. O yolculuk öyle bir yolculuktur. Ne fazla hayal kırıklığı beklenir ne de büyük bir sürpriz. (İstisnalar da var tabii, orneğin Londra. Çok beklentiler uyandıran ve aslında hiç birşey taşımayan, tam İngilizlere layik, onların tabiyatı gibi bir şehir, ha!)

Bir de Okinawa var. Ya da Okinawa gibi mütevazii, elindekileri gösteren, paylaşan, ama insanın gözüne sokmayan yerler.

Japonya içinde bölgelerin birbirinden farklı olması, şivelerin değişmesi aslında yeni ve alışılagelmez birşey değil. Japonya bilmeyen için çok homojen olsa da derebeylik doneminin etkisiyle hala çok bölgeseldir bazı şeyler. Yerel idareler, iller de Türkiyedekinden çok daha özerk.

Okinawa için de bunları düşunüyordum giderken. Ama karşımdaki adalar topluluğu insanları Japon'du ama aynı zamanda Ryukyu'luydular. Yüzyıllar boyu ticaretle silahsız, barışçıl yaşadiktan sonra 17. yy. başında Japonya'daki Kyushu adasının ucundaki Satsuma Krallığının etkisine (vergi yükümlülüğune bağlanmış) girmişler. Japon değilken Japon olmaya zorlanmışlar. 2. Dünya Savaşi öncesi ya da sırasında Japonca konuşamayıp yalnızca Ryukyu dili konuştukları için ordu tarfından casus olarak dquşünülüp öldürülen yaşlı köylüler olmuş. Japonya'nın Pasifik'teki ileri karakolu haline getirilmiş ve savaşın sonlarına doğru Amerika'nın 90 gün agır bombardımanına maruz kalmış. Sonuç 200,000 ölü, 150 bini sivil halktan. Her aileden en az bile ölü hesabına geliyor. Hala anlatılan korku öykülerı. Amerikalılar geliyor diye çocuklarıyla uçurumdan denize atlayan kadınlar, mavi-türkuaz güzel denizi kızıla boyayan kan.

İnsan ölürse güzel bir gunde ölmeli. Onlar 1945 yazında öyle günlerde ölmüşler; çoğu genç Japon bunları bilmez bile. Japonya'ya katıldığı (geri döndüğü, döndürüldüğü) 1970lerden beri Okinawa "Japonya'daki Hawaii" imajındaydı sanırım. Tropik ada imajı, harika yakut rengi deniz. Arka planda da Amerikan askerleri, üsler falan. Ama fiyatlar Japonya fiyatları olduğu için Guam ve Hawaii'ye göre dezavantajlı bir yer. Simdilerde Okinawa yüzyıllardan beri varolan kültürünü ön plana çıkarmaya çalışıyor.

İnsanlar neşeli orda, zaman "uzuyor. " Kaygılar, tasalar. kederler ve aşklar tabii aynı olmalı. Ama Japonlardan rahatlar pek çok konuda. Budist değiller, Shinto da. Shamanlar ve adalarında pek çok şeyi zamana bırakıyorlar, 10 dakikadan fazla yürümüyorlar, uzak yerlerde çalışıp yollarda saatler geçirmek yerine yakın yerlerde çalışıyorlar.

Ama zaman değişiyor. Yüzyıllardır varolmaya çaalışan Ryukyu düzeni değişiyor, belki kaçınılmaz beklenen birşey bu. Okinawa'lılar herşeyden once adalarını terkediyorlar, yaşlılar değil de gençler tabii. Ekonomi zayıf gençler geleneksel işlerde çalışmak istemeyince Fukuoka'ya (Kyushu), Osaka'ya, Tokyo'ya geliyorlar. Okumaya çalışmaya. Aslinda bu gençlerden Japonluğa uyum sağlayamayıp dönenler de varmış.

Asıl garip olan (belki de bilmediğim için) tersi. Japon ana adalarından Okinawa'ya yaşamaya gidenler çokmuş. Yılda 20,000den fazla! Hava güzel, yaşam rahat. Yiyecek bol. Kiralar ucuz!

Zaman geçtikçe Okinawa artık eskisi gibi olmayacak. Ana Japonya'yla karışacaklar. İnsanlar Okinawa'nın güney sınırlarındaki adalaraya güzel ve temiz deniz görmek için gittiklerinde denizde de çöpler olacak. Simdilerde Miyakojima kirlendi dedi bizim rehber. Yeni gözde Kerama adaları imiş.

Etiketler: , ,

Vietnam'da Yılbaşı

/td>
  
Vietnam denince aklımıza sefalet, savaş, Amerikan askerleriyle ölesiye savasan Vietkong'lar gelir. Sicak, nemli hava, terden ıslanmış çaresiz, bıkkın Amerikalılar, onların etrafında dönen Vietnamlı kadınlar, esmer derili, hangi taraftan olduğu belli olmayan Vietnamlı erkekler, arka fonda kalbe işleyen 60'ların akustik müziği...

Benim gördüğüm günümüz Vietnam'ı bütün bu klişe imajlardan o kadar ayrı ki. Sokaklardaki dükkanlardaki insanların, Mekong üzerinde kayık-evlerinde sebze meyve satan kadınların, milli kıyafet "aozai"lar içinde bisikletleriyle okuldan çıkan kızların, size olabildiğine gülen yüzleriyle yaklaşıp birşeyler söylemeye çalışan küçük çocukların yaydığı sakin, uysal, sabırlı barışsever hava, bütün o milyonlarca insanın öldüğu savaşı hic olmamış, yaşanmamış bir karabasana çeviriveriyor.

Amerikan filmlerinde görülen Vietnam imajı, 90lı yıllarda İstanbul Film Festivalinde seyrettiğim "Yeşil Papayanın Kokusu"nda ilk olarak dağılmış, film bittikten sonraki şaşkınlığım bir sure sonra yerini derin bir utanç duygusuna bırakmıştı. Paketlenmış Amerikan yemekleri gibi önüme sürülen koskoca bir halkla ilgili, büyük ölçüde çarpıtılmış görüntüyü hiç sorgulamadan benliğimin derinliklerinde hiç sorgulamadan kabul etmiştim. Ve işte o filmden yıllar sonra gittiğim, gördüğum, kokladığim, yemeklerini yediğim ülke beklediğim gibi derin bir kültüre sahipti ve 50 etnik kökenden gelen Vietnamlılar da bu gerçekle, 100 yıllık svaşlardan sağ kalmanın verdiği gururla ayakta duruyorlardı.

Gittikten sonra farkına vardiğım birbaşka gerçek de Vietnam'ın Japonya gibi ince uzun bir ülke olduğu ve herşeyi görmek tanımak içın benim günlerle sayılı Japon usulü tatilimin asla yetmeyeceğiydi. Bu sefer ancak Vietnam'in güneyini keşfedebldim, geri kalanı başka bir tatile.

Agent Orange ve Cu Chi Tünelleri
İnsanlığın vahşetinin delillerini görmek hep hüzün verir. Kaçmak isterim, gerçeklerden; unutmak, hem olan vahşeti hem insan olduğumu, kötülük potansiyelinin içimde uyur durumda olduğunu. O bölgedeki bitki örtüsü o devirde tamamen yok olduğu halde, 30 yıl sonra tamamen arsız, canlı. İnsanlar da görünürde normal yaşamlarında. Oysa savaşla ilgili müzelerde, gazetelerde izi var: Agent Orange.

Amerikan ordusu ilaçtan etkilenen askerlerine tazminat verdiği halde, hala deforme olan çocuklar için sorumluluk almayı kabul etmiyor.

Vietnamlılar, her zamanki sakin, olgun halleriyle, çiftliklerde üretilen karideslerin Amerika'da gümrük tarifesi uygulamasından sikayet ediyorlar. Hint karidesiyle karşılaştırılinca çok ucuz bulunup, damping yapıldığına hükmedilmiş.

Cu Chi tünelleri, işte o Vietnamlıların, Saigon'dan 30 km uzakta, yer altında direniş amacıyla kazdıkları, 200km uzunluğundaki labirentler. Girişler iyi kamufile edilmiş, ancak minyon bedenlilerin gireblecekleri delikler. Yer yer ancak sürünerek gidilebilecek yükseklikte. Mutfak, tuvalet uzaklarda bir yerlerde. 100m sürünmek bile çok zor. Mutfağın dumanı kaya katmanlarında filtrelenerek dışarı cıkıyor. Gezi sırasında Vietnamlıların kaplan (pardon Amerikan askeri) avlamak için kurdukları feci tuzaklar da gösteriliyor. Ho Chi Minh City
Şehrin her iki ismi de büyülü aslında. Ho Amca'nın ismi nasıl Castro vari, üçüncü dünya ülkelerinin vahşi kapitalizme ve sömürüye başkaldırışını çağrıştırıyorsa, Saigon da tam tersini, sömürge yönetimini, yabancı gibi görünmeyi seven Vietnamliları, karışıklığı ve savaşı anımsatıyor.

Şimdi HCMC Vietnam'ın ekonomik yükselişi ile birlikte gittikçe artan kalabalık tozlu ve karmaşanın içinde kendini yeniden bulmaya, aslında tanımlamaya çalışıyor. Hala Saigon diye anılan 1. Bölge'de Paris'i hatırlatan bulvarlar ve binalar komünizmin (titizliği ve ozeniyle mi nedir) ve savaşın getirdiklerine rağmen vakur güzellikleriyle dururken, şehrin Çin mahallesi ve yeni gelişen semptlerinde fakirlik ve fakirliğin getirdiği gelişigüzellik hakim.

Mekong
Mekong. Mekong. Büyülü bir yankı kulağimda. İsmi Güneydoğu Asya'nın tüm gizemii, çilelerini, beklentilerini çağrıştıran büyük ırmak. Laos, Kamboçya ve Vietnam'ın can damarı.

Bu nehrin büyülü ismini eskiden beri biliyordum belki de. Ama ilk büyük keşfim Zeynep Oral'n "Uzakdoğum" kitabındaki ilgili bölümde oldu.

Pek çok konuyla ilgisiz ziyaretçi nehri gezerken onu da Asya'nın diğer çamurlu, her türlü insan, hayvan ve tarım artığıyla dolu akarsularıyla bir tutuyordur. Benim gördüğüm Mekong, etrafındaki nehir bitkileri, içindeki insanlar, balıklar, yüzlerce, yatağindaki binlerce yılda oluşmuş koyu renkli her daim ıslak alüvyonlu topraklarıyla tüm o havzayı yaşatıyor ve adeta kendisi de yaşıyordu.

İnsanlar yanızca tarım ve ulaşım için değil, bizzat evlerinin temeli olarak da Mekong'u kullanıyordu. İçine çeşit çeşit tarım ürünü yığılmış tekneleriyle, nehir üzerinde, saksıda çiçekleri ve köpekleriyle yaşayan aileler sabahın çok erken saatlerinde kimi alıcı kimi de satıcı olarak telaş içinde gidip geliyorlardı. Ekmek kavgasının tablosu bu olsa gerekti. Bu fakir ailelerin pek çoğunun sigortası, çocuklarının okula gitmesini sağlayacak yerleşik düzeni yoktu. Yaşam Mekong üzerinde başliyor ve Mekong üzerinde devam ediyordu.

Caodai
Vietnam'a gitmeden önce 2 milyon muridi olduğu sölenen böyle bir dinin varlıgindan haberim bile yoktu. Pek çok dinin karışimından oluşan bir öğretisi var. Dinleri ve doğu-batı öğretilerini harmanlayarak üstün ve odeal yeni bir din yaratmayı amaçlıyor. Tapınaklarındaki tören halka açık ve ayin kesinlikle izlemeye değer. Pastel ve canlı renklerin, diğer dini sembollerin karısımından oluşan, feci kitsch bir dekorun içinde beyaz elbiseleriyle huşu içinde dua eden müritler...

Vietnam'a özgü güzel bir sentez Caodai. Barışcıl, orta yolu bulmaya çalışan. Biraz Japonların Budizm'i benimseme ve Hristiyanlıkla beraber yaşama çabalarını da andırıyor.

Vietnam gezisini simgeleyen bir anı. Ülkenin isminin savaşla beraber anılması gerçeğine karşıt acı bir gülümseme.

Etiketler: , ,