3.7.06

Konya

Bu gezi 2003'te gerçekleşmişti. Aniden gelen bir fikir, Alanya ve Antalya'ya giden bir yolculuğun başına Konya'yı koyduk. Yalnız bizim değil, ülkemizin geçmişine de dönüş oldu.

Konya hatırladığımdan da yeşil, beklediğimden de düzenliydi. Nedense aklımda daha bozkır daha kuru bir Konya kalmış.

İlk durak illa ki ve mutlaka Mevlana Müzesi. Harika düzenlenmiş yeşil alanın ortasında Yeşil Türbe ve Müze yükselir. Müze yalnız içindeki eşyalar ve türbede yatanlarla değil, dünyanın dört bir yanından gelen, öğrenmek ve hissetmek için uzun mesafeler kateden insanlarla dolu. (Keşke duvarlardaki eski yazıları okuyabilseydim.) Duygularımı tam olarak ifade etmem zor, türbe ya da müze dediğin nedir ki...Ama önemli olan yakınlık, ne de olsa insanlar için hala fiziksel temas, soyut inanç ve kavramlardan daha önemli. KIsacası o havayı hissetmek çok özel bir tecrübe.

Konya şehir merkezi baştan başa tarihi eserle dolu. Bizim tarihimiz. Çok da değil 700-800 yıl öncenin. Bütününde tüm Selçuklu eserleri Orta ve Batı Asya'ya köklerimizin ne kadar dayandığını adeta haykırıyor. Müzelerdeki çinilerde çekik gözlü Selçuklu ordusu bize 1000 yıl öncesinden bakıyor gibi.

Şehrin ortasında Alaeddin Tepesindeki Alaeddin Camii heybetli. Ve tabii ibadete açık. Arka bahçesinde Sultanlar Türbesi var. Harika bir kümbet. Kümbetler hep ilgimi çekmiştir, geometrisindeki basitlikte bir giz hissederim. İçinde Selçuklu Sultanları gömülü. Öylece. Yazıları özel olarak okumazsanız farketmezsiniz bile. Bir kaç sene önce bir gazete haberinde yok muydu içeri köpek girdiği ve kemikleri kapıp gittiği? (Murat Bardakçı'nın 24 MArt 2004'teki yazısında olayın iç yüzü anlatılıyor.)

Konyadaki pek çok tarihi eser, işlevlerini sürdüren camiler haricinde kendi haline terkedilmiş gibi geldi bana. Yıllar yavaş yavaş emeği, geçmişle olan bağları tüketiyor demek ki. En büyük eserlerden Karatay Medresesinin kapısı adi demirden. İnce Minaredeki taş işçiliğinin ince eserine yakından bakınca çok etkileyici, ama çiniler yer yer dökülmüş ve dökülüyor. Ve ne yazık ki muhafazarlığımız tarihi mirasımızı muhafaza edemiyor. "Gavur" Roma-Bizanstan geçtik, Osmanlı-Selçuklu eserleri bile bakımsız.

Bunlar yine de gezinin ufak detayları. Konya'da tarihi mekanlarda gezmenin yanında yapılacak önemli bir şey daha var: yemekleri keşfetmek. Konya'da İç Anadolu'ya özgü kebapları, tatlıları ve yoğurdu kesinlikle tatmak gerek. Tabii en başta etli etmek! İstanbul'u alıp götüren Güney Doğulu kebaplarından daha sade ve Osmanlı tadına yakın.

Konya'ya geziye gitmek pek çoğumuzun aklına gelmez belki de. Geçmişle olan bağlarımızı hatırlamamız, taze tutmamız ve kendimizi yenilememiz için gelmeli oysa. Kendi açımdan bakınca hatırladığım, Konya'dan sonra İstanbul'u biraz daha farklı hissetmeye başladığım. İstanbul'un Osmanlı kimliğinin derinliklerindeki Konya'yı farkettiğim.

Etiketler: , ,

15.3.05

Hatay, Gönüle Yakın

  
O yaz nerden aklıma geldi, bilmem. Antakya'ya gitmek istedim, hem de çook. Gizemli ve uzak geldiği için belki de. Lisede İskenderun'dan bir kız vardı. Aslında ona biraz da aşıktım sanırım. Az bahsederdi oraladan. İskenderun Demirçelik'ten daha çok bahsederdi. Rus mühendislerin onlarla beraber ama ayrı yaşamaları ilginç gelirdi. Ne de olsa Rusya o zaman bizim için demirperde ülkesiydi, gitmenin gelmenin pek olmadığı bir yerdi.

Uzun zamandı Tükiye içinde otobüs yolculuğu yapmamıştım. Otobüs Antalya'dan doğuya gittikçe ilk farklılılıkları görmeye duymaya başladım. Konuşmalar Arapçaydı daha çok. Otobüsün Mersin civarlarında durduğu yerlerde lokanta ve tuvalet temizliği çok eskiden hatıladiğım gibiydi. Fazla bir yerlere dokunmamak gereken cinsten.

Sonra Antakya garajı. Antalya ve Konya garajlarından sonra çok eskileri, eski Tekirdağ'ın 70lerdeki garajını hatılatıyordu. Cam ve metal yerine eskimiş çimentonun ağırlıkta olduğu binada toz, insanlar, yükler birbirine karişmiş gibiydi.

Otogarın etrafındaki çarşıdan otele kadar çok kayda değer birşey hatırlamıyorum. Arapça dükkan tabelalarının çokluğu hoşuma gitmişti sanki. Bulmak istediğimi bulmuş gibiydim.

Otele ilk gördüğüm anda aşık oldum. Eski bir konak. Antik Beyazıt Oteli. Taş bina, yüksek tavanlar, yuksek yekpare pancurlu pencerelere, pancurlu bir kapının ötesinde başlayan genişçe bir balkon.

İlk izlenimler sokaklardan, çarşılardan. Yeni çarşılar Türkiye'nin herhangi bir yanındaki gibi. En güzel ve buyuleyici olanları tabii eski çarşılar. Batı Türkiye'de görmediğim peynirleri, çörekleri, ekmekleri, baharatları satan dükkanlar, eti açıkta cengellere asarak kesen kasaplar, kokular, renkler. Camilerin minareleri balkonlu gibi. Sokakların kesiştiği noktalarda evlerin köşeleri yuvarlak.

Aynı zamanda Hatayı, Turkiye'de ve dünyada en özel yeri yapan şeyler de sokaklarda. Din kardeşliği, birlikte çağlar boyu beraber yaşama kıvancı. Katolik, Protestan, Rum, Ermeni kiliseleri, sinagoglar, camiler. Yanyana, duvar duvara adeta. Sokaklardaki insanlar gibi. Bu kutsal binaların yapıları, yazıları da sokaklardaki diğer şeyler gibi fotoğrafçılar için cennet.

Bugünkü Harbiye içinden akan suları, yeşilin harika renklerinin yukardan aşağı indiği vadisiyle yine de görmeye değer. Ama Antakya'nın dünyaca ünlü mozaik müzesindeki eserlerin çoğunun Harbiye bölgesindeki, şimdi yerlerinde hiç birşey olmayan evlerden olduğunu hatırlayınca bir hüzün kaplıyor insanın içini. Mozaiklerdeki insan yüzleri, halleri, tavırları, giyisileri ve eşyaları, bugünden çok farklı bir düzeyde şehirli bir zenginliğin, yüzyıllar önce var olduğunu bağırıyor adeta. Mozaik müzesi bile, barındırdığı hazinelerle karşılaştırıldığında basit bir devlet binasi.

Hatay biraz daha ilgiyi hakkediyor. St. Peter'in Hristiyanlığı ilk olarak organize din olarak yaymaya başladığı yer olan Hatay'ın St. Peter Kilisesi başlı başına bir turizm merkezi olmalı. Defne ağacıyla ilgili mitolojik efsane, Harbiye'den. Hürriyet'ten Vahap Munyar'ın yazısında pozitif değişimlerin olduğu yönünde haber var.

Hatay'daki son anlarımda Samandağı tarafındaydım. Titus Geçidine gitmek istedim. Minibüs değiştirerek gittiğim köy yollarında, yolcular sarı saçlı, mazvi gözlü, çoğu başı açık Arapça konuşan kadınlardı. Yanımda yol için bana yardımçi olan hanım eskiden Almanya'da yaşamış olduğunu, şimdi ne olursa olszun bir daha dönmek istediğini söyledi. "Suriyeliyiz biz zaten" dedi. Adeta gurur duyarak. Türkçeyle derdimi anlatabildiğime sevindim.

Zor bir yolculuktan sonra ve yamaç tırmanarak sonunda Titus Geçidi ve Beşik Mezarlarını olduğu müze arazisine vardım. Bir bayrak, çay demleyen bir bekçinin kulubesi. Istanbul'dan düşmüş bana garip garip baktı adam bilet keserken.

Oldukç zorlu patikalardan geçtikten sonra buldum sonunda: Titus Gecidi. Neredeyse iki bin yıl önce insan eliyle yapılmış olan tünelin, daha doğrusu kanalın zeminindeki taşların arasından ince bir su akıyordu. Tünelin dibine gidebildiğim kadar gittim, öbür tarafta, yünelin bir dönemeçle kıvrıldığı yerde karanlık yavaştan aydqnliğa dönüşüyordu. O an çok özeldi, kimse yoktu, tek ben, o tarihi yer sanki benimdi, benim oraya yüzyıllar sonra gelmem de tesadüf değildi. Tünelin ucundan gelen hava akımı, dışardaki güneşin girmediği loş tünel, yukardaki yariktan süzülmeye çalişan güneş, o yarıktan tek tük dökülen yapraklar ve tüm bünları aynı anda algıladığım o 15-25 dakika. Antakya'ya gelene kadar varliğını bilmediğim bu yerde böyle hissedeceğimi düşünmemiştim.

Tepelerden kıyıya bakmak için yukarilara çıktım. Keçi sürülerini otlatan çobandan başka kimse yoktu. Ufukta belirsiz bir dağ görünüyordu. Hiç haritada dağ hatırlamadım için, biraz da çobanla konuşma konusu olsun diye, dağın Türkiye'de mi, Suriye'de mi olduğunu sordum. Türkiye'de dedi. Boş, bomboş, çok temiz de olmayan esmer renkli kumsala baktım. Masmavi denizle bu kumsal çok uzun neredeyse ufka kadar devam ediyordu. Türkiye'nin en güneyine, en ucuna, adeta dibine geldiğimi hissettim. Çobana, buralarda birşey yok, dedim. Çoban şöyle dedi: "beyim yol iyi değil, gelmek zor, gözden ırak olan, gönülden de ırak olur." Kafamda bu cümlelerle aşağiya indim.

Etiketler: ,