Vietnam'da Yılbaşı
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
/td> |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
Benim gördüğüm günümüz Vietnam'ı bütün bu klişe imajlardan o kadar ayrı ki. Sokaklardaki dükkanlardaki insanların, Mekong üzerinde kayık-evlerinde sebze meyve satan kadınların, milli kıyafet "aozai"lar içinde bisikletleriyle okuldan çıkan kızların, size olabildiğine gülen yüzleriyle yaklaşıp birşeyler söylemeye çalışan küçük çocukların yaydığı sakin, uysal, sabırlı barışsever hava, bütün o milyonlarca insanın öldüğu savaşı hic olmamış, yaşanmamış bir karabasana çeviriveriyor.
Amerikan filmlerinde görülen Vietnam imajı, 90lı yıllarda İstanbul Film Festivalinde seyrettiğim "Yeşil Papayanın Kokusu"nda ilk olarak dağılmış, film bittikten sonraki şaşkınlığım bir sure sonra yerini derin bir utanç duygusuna bırakmıştı. Paketlenmış Amerikan yemekleri gibi önüme sürülen koskoca bir halkla ilgili, büyük ölçüde çarpıtılmış görüntüyü hiç sorgulamadan benliğimin derinliklerinde hiç sorgulamadan kabul etmiştim. Ve işte o filmden yıllar sonra gittiğim, gördüğum, kokladığim, yemeklerini yediğim ülke beklediğim gibi derin bir kültüre sahipti ve 50 etnik kökenden gelen Vietnamlılar da bu gerçekle, 100 yıllık svaşlardan sağ kalmanın verdiği gururla ayakta duruyorlardı.
Gittikten sonra farkına vardiğım birbaşka gerçek de Vietnam'ın Japonya gibi ince uzun bir ülke olduğu ve herşeyi görmek tanımak içın benim günlerle sayılı Japon usulü tatilimin asla yetmeyeceğiydi. Bu sefer ancak Vietnam'in güneyini keşfedebldim, geri kalanı başka bir tatile.
Agent Orange ve Cu Chi Tünelleri
İnsanlığın vahşetinin delillerini görmek hep hüzün verir. Kaçmak isterim, gerçeklerden; unutmak, hem olan vahşeti hem insan olduğumu, kötülük potansiyelinin içimde uyur durumda olduğunu. O bölgedeki bitki örtüsü o devirde tamamen yok olduğu halde, 30 yıl sonra tamamen arsız, canlı. İnsanlar da görünürde normal yaşamlarında. Oysa savaşla ilgili müzelerde, gazetelerde izi var: Agent Orange.
Amerikan ordusu ilaçtan etkilenen askerlerine tazminat verdiği halde, hala deforme olan çocuklar için sorumluluk almayı kabul etmiyor.
Vietnamlılar, her zamanki sakin, olgun halleriyle, çiftliklerde üretilen karideslerin Amerika'da gümrük tarifesi uygulamasından sikayet ediyorlar. Hint karidesiyle karşılaştırılinca çok ucuz bulunup, damping yapıldığına hükmedilmiş.
Cu Chi tünelleri, işte o Vietnamlıların, Saigon'dan 30 km uzakta, yer altında direniş amacıyla kazdıkları, 200km uzunluğundaki labirentler. Girişler iyi kamufile edilmiş, ancak minyon bedenlilerin gireblecekleri delikler. Yer yer ancak sürünerek gidilebilecek yükseklikte. Mutfak, tuvalet uzaklarda bir yerlerde. 100m sürünmek bile çok zor. Mutfağın dumanı kaya katmanlarında filtrelenerek dışarı cıkıyor. Gezi sırasında Vietnamlıların kaplan (pardon Amerikan askeri) avlamak için kurdukları feci tuzaklar da gösteriliyor.
Ho Chi Minh City
Şehrin her iki ismi de büyülü aslında. Ho Amca'nın ismi nasıl Castro vari, üçüncü dünya ülkelerinin vahşi kapitalizme ve sömürüye başkaldırışını çağrıştırıyorsa, Saigon da tam tersini, sömürge yönetimini, yabancı gibi görünmeyi seven Vietnamliları, karışıklığı ve savaşı anımsatıyor.
Şimdi HCMC Vietnam'ın ekonomik yükselişi ile birlikte gittikçe artan kalabalık tozlu ve karmaşanın içinde kendini yeniden bulmaya, aslında tanımlamaya çalışıyor. Hala Saigon diye anılan 1. Bölge'de Paris'i hatırlatan bulvarlar ve binalar komünizmin (titizliği ve ozeniyle mi nedir) ve savaşın getirdiklerine rağmen vakur güzellikleriyle dururken, şehrin Çin mahallesi ve yeni gelişen semptlerinde fakirlik ve fakirliğin getirdiği gelişigüzellik hakim.
Mekong
Mekong. Mekong. Büyülü bir yankı kulağimda. İsmi Güneydoğu Asya'nın tüm gizemii, çilelerini, beklentilerini çağrıştıran büyük ırmak. Laos, Kamboçya ve Vietnam'ın can damarı.
Bu nehrin büyülü ismini eskiden beri biliyordum belki de. Ama ilk büyük keşfim Zeynep Oral'n "Uzakdoğum" kitabındaki ilgili bölümde oldu.
Pek çok konuyla ilgisiz ziyaretçi nehri gezerken onu da Asya'nın diğer çamurlu, her türlü insan, hayvan ve tarım artığıyla dolu akarsularıyla bir tutuyordur. Benim gördüğüm Mekong, etrafındaki nehir bitkileri, içindeki insanlar, balıklar, yüzlerce, yatağindaki binlerce yılda oluşmuş koyu renkli her daim ıslak alüvyonlu topraklarıyla tüm o havzayı yaşatıyor ve adeta kendisi de yaşıyordu.
İnsanlar yanızca tarım ve ulaşım için değil, bizzat evlerinin temeli olarak da Mekong'u kullanıyordu. İçine çeşit çeşit tarım ürünü yığılmış tekneleriyle, nehir üzerinde, saksıda çiçekleri ve köpekleriyle yaşayan aileler sabahın çok erken saatlerinde kimi alıcı kimi de satıcı olarak telaş içinde gidip geliyorlardı. Ekmek kavgasının tablosu bu olsa gerekti. Bu fakir ailelerin pek çoğunun sigortası, çocuklarının okula gitmesini sağlayacak yerleşik düzeni yoktu. Yaşam Mekong üzerinde başliyor ve Mekong üzerinde devam ediyordu.
Caodai
Vietnam'a gitmeden önce 2 milyon muridi olduğu sölenen böyle bir dinin varlıgindan haberim bile yoktu. Pek çok dinin karışimından oluşan bir öğretisi var. Dinleri ve doğu-batı öğretilerini harmanlayarak üstün ve odeal yeni bir din yaratmayı amaçlıyor. Tapınaklarındaki tören halka açık ve ayin kesinlikle izlemeye değer. Pastel ve canlı renklerin, diğer dini sembollerin karısımından oluşan, feci kitsch bir dekorun içinde beyaz elbiseleriyle huşu içinde dua eden müritler...
Vietnam'a özgü güzel bir sentez Caodai. Barışcıl, orta yolu bulmaya çalışan. Biraz Japonların Budizm'i benimseme ve Hristiyanlıkla beraber yaşama çabalarını da andırıyor.
Vietnam gezisini simgeleyen bir anı. Ülkenin isminin savaşla beraber anılması gerçeğine karşıt acı bir gülümseme.
Etiketler: Ho Chi Minh, savaş, Vietnam


















0 Yorum:
Yorum Gönder
Bu yazıya verilen bağlantılar:
Bir Bağlantı Yarat
id="comments"<< Ana Sayfa