(..)
Günümüzde Doğu Asya'daki en önemli güvenlik sorunlarından biri
Çin'in Tayvan'a salıdırıp resmen ilhak edip etmeyeceği sorunu ile
ilgili. Gittikçe kuvvetlenen ve "gözünü budaktan sakınmayan" Çin,
Tayvan Boğazinin doğu yakasında sürekli yiğinma yapıyor. Tayvan'li
liderler şimdilik ılıman gitmeyi tercih etseler de, halkta "Tayvan
Cumhuriyeti" olmayi ve resmen bagimsizligi isteyenler artik az degil.
İşte Tayvan denince önce benim aklıma bu tür şeyler gelir. 2000'e
Taipei'e gitmiştim. Tayvan şehirleri bana hep Japonya'nin kasabalarını
özellikle de güney-batıdakileri çağrıştırır. 1895-1945 arasinda
Japonya'nin Tayvan'ı işgal ettigi, çoğu Tayvanlının Japonya'yı pek
çok kez ziyaret ettiği ve eğitim gördüğü düsünülürse bu
benzerlik tesadüf değil.
Yine de, Taipei gezisinden sonra bile, Tayvan'i doğal güzellikleri de
olan turisik bir yer olarak algılayamazdım, Taichung yakınlarındaki
Güneş-Ay Gölü'nü görene kadar.
Taichung'dan servis araci almıştı, nereye gidecegimizi ben tam
bilmiyordum, her zamanki gibi. Sonra ferah, modern mimari harikasi bir
binaya girdik, sonra da iste özel balkonu, şöminesi olan bir odadaydık.
Akşam saatlerinde güneş alçalırken, işte karşımdaydı: Güneş-Ay
Gölü. Akşamın mora çalan manzarasında suları İstanbul Boğazını
hatırlatan bir bordoya dönmüstü.
Gölün ismi şeklinden geliyor, ortadaki adaninin ikiye böldügü Güneş
ve Ay.
Aslında Lalu adası Thao kabilesinin eskiden yaşadığı ve kutsal
saydığı bir adaymiş. 1934'te Japonlar hidroelektrik santral yaparken
gölün sularqi yükseldiği için artık adanın yalnizca tepesi
görülebiliyor. Adaya turlar var, ama yalnızca sunni platformlara iniş
var. Adaya çıkış yasak. Thao kabilesi de gölün çevresindeki bir
baska köyde yaşıyormuş şimdi. Lalu adası tepesinde sağ kalmış
agaçları ve tapınak kalıntılarıyla geçmiş bitmiş bir yaşam
tarzını, geleneği ve tükenmis bir mirasi çağrıştırıyor. Gece
gölün sessizliğini dinlerken adaya bakınca kabilenin atalarının
ruhlarının oralarda geziniyor olabileceği hissine kapılıyor insan.
(Japonyadan geldikten sonra ruhlarla ilgili hikayeler hiç de uydurma
gelmiyor.) 1999'da büyük bir deprem gölün kıyısındakı, Lalu'daki
insan yapılarına büyük zarar vermis. Hala kalıntılar gölün
kıyısında duruyor.
Gece göl çok sessizdir. Diğer göller gibi adeta sesi yutar, dalga sesi
cok belirsiz derinden duyulur, ama o kadar. Sabahın erken saatlerinde de.
Renkler, bizim Abant'taki gibi, yere, hava durumuna, rüzgara ve günün
saatine göre değişir. En sevdiğim ve beni büyüleyen tonlar turkuaza
aitti. Zümrüt gibi, duru ve sakin...Saatlerce bakmaya doyamadim,
turkuazda Akdenizi hatırladım, içinde kaybolmak istedim.
Bütun bunlari sindiridigim, yasadigim, ve her anını özümsemeye
çalıştığım The Lalu'daki günleri söyle hatırlıyorum: Sabah 6:30
da kalkiş. Ekim'in hafif ürperten sabah serinliğine aldırmadan balkonda
güneşin, karşıdaki dağın tepesinden yavaşça doğusunu seyretme.
Göl üzeri hala sisliyken, kiyisinda kahvalti öncesi yürüyüş. Normal
işler, göl turları, sonra öğleden sonra uykusu ve gölü seyretme.
Silme dolu olan ve kıyısında yüzünce aslında gölde yüzüyormuş
hissini veren havuzda yüzme. Akşam üzeri yürüyüş. Gece olurken
yıldızlar lacivertliğin içinde belirirken yemek yeme. Sonra yıldizlı
gök ve temiz havada göl manzarasını seyrederken hafif kestirmek.
İşte böyleydi beklenmedik Güneş-Ay Gölü sefası. Bir dahaki hedef
Tayvan'ın yeniden keşfedilen kaplıcalari ve Tarako vadisi.
Ortadaki adanin adı LALU. Ne büyülü, tılsımlı bir isim değil mi?
Yumuşak, biraz kadınsı ve hülyalı.
















