(..)
Uzun zamandı Tükiye içinde otobüs yolculuğu yapmamıştım. Otobüs Antalya'dan doğuya gittikçe ilk farklılılıkları görmeye duymaya başladım. Konuşmalar Arapçaydı daha çok. Otobüsün Mersin civarlarında durduğu yerlerde lokanta ve tuvalet temizliği çok eskiden hatıladiğım gibiydi. Fazla bir yerlere dokunmamak gereken cinsten.
Sonra Antakya garajı. Antalya ve Konya garajlarından sonra çok eskileri, eski Tekirdağ'ın 70lerdeki garajını hatılatıyordu. Cam ve metal yerine eskimiş çimentonun ağırlıkta olduğu binada toz, insanlar, yükler birbirine karişmiş gibiydi.
Otogarın etrafındaki çarşıdan otele kadar çok kayda değer birşey hatırlamıyorum. Arapça dükkan tabelalarının çokluğu hoşuma gitmişti sanki. Bulmak istediğimi bulmuş gibiydim.
Otele ilk gördüğüm anda aşık oldum. Eski bir konak. Antik Beyazıt Oteli. Taş bina, yüksek tavanlar, yuksek yekpare pancurlu pencerelere, pancurlu bir kapının ötesinde başlayan genişçe bir balkon.
İlk izlenimler sokaklardan, çarşılardan. Yeni çarşılar Türkiye'nin herhangi bir yanındaki gibi. En güzel ve buyuleyici olanları tabii eski çarşılar. Batı Türkiye'de görmediğim peynirleri, çörekleri, ekmekleri, baharatları satan dükkanlar, eti açıkta cengellere asarak kesen kasaplar, kokular, renkler. Camilerin minareleri balkonlu gibi. Sokakların kesiştiği noktalarda evlerin köşeleri yuvarlak.
Aynı zamanda Hatayı, Turkiye'de ve dünyada en özel yeri yapan şeyler de sokaklarda. Din kardeşliği, birlikte çağlar boyu beraber yaşama kıvancı. Katolik, Protestan, Rum, Ermeni kiliseleri, sinagoglar, camiler. Yanyana, duvar duvara adeta. Sokaklardaki insanlar gibi. Bu kutsal binaların yapıları, yazıları da sokaklardaki diğer şeyler gibi fotoğrafçılar için cennet.
Bugünkü Harbiye içinden akan suları, yeşilin harika renklerinin yukardan aşağı indiği vadisiyle yine de görmeye değer. Ama Antakya'nın dünyaca ünlü mozaik müzesindeki eserlerin çoğunun Harbiye bölgesindeki, şimdi yerlerinde hiç birşey olmayan evlerden olduğunu hatırlayınca bir hüzün kaplıyor insanın içini. Mozaiklerdeki insan yüzleri, halleri, tavırları, giyisileri ve eşyaları, bugünden çok farklı bir düzeyde şehirli bir zenginliğin, yüzyıllar önce var olduğunu bağırıyor adeta. Mozaik müzesi bile, barındırdığı hazinelerle karşılaştırıldığında basit bir devlet binasi.
Hatay biraz daha ilgiyi hakkediyor. St. Peter'in Hristiyanlığı ilk olarak organize din olarak yaymaya başladığı yer olan Hatay'ın St. Peter Kilisesi başlı başına bir turizm merkezi olmalı. Defne ağacıyla ilgili mitolojik efsane, Harbiye'den. Hürriyet'ten Vahap Munyar'ın yazısında pozitif değişimlerin olduğu yönünde haber var.
Hatay'daki son anlarımda Samandağı tarafındaydım. Titus Geçidine gitmek istedim. Minibüs değiştirerek gittiğim köy yollarında, yolcular sarı saçlı, mazvi gözlü, çoğu başı açık Arapça konuşan kadınlardı. Yanımda yol için bana yardımçi olan hanım eskiden Almanya'da yaşamış olduğunu, şimdi ne olursa olszun bir daha dönmek istediğini söyledi. "Suriyeliyiz biz zaten" dedi. Adeta gurur duyarak. Türkçeyle derdimi anlatabildiğime sevindim.
Zor bir yolculuktan sonra ve yamaç tırmanarak sonunda Titus Geçidi ve Beşik Mezarlarını olduğu müze arazisine vardım. Bir bayrak, çay demleyen bir bekçinin kulubesi. Istanbul'dan düşmüş bana garip garip baktı adam bilet keserken.
Oldukç zorlu patikalardan geçtikten sonra buldum sonunda: Titus Gecidi. Neredeyse iki bin yıl önce insan eliyle yapılmış olan tünelin, daha doğrsusu kanalın zeminindeki taşların arasından ince bir su akıyordu. Tünelin dibine gidebildiğim kadar gittim, öbür tarafta, yünelin bir dönemeçle kıvrıldığı yerde karanlık yavaştan aydqnliğa dönüşüyordu. O an çok öeldi, kimse yoktu, tek ben, o tarihi yer sanki benimdi, benim oraya yüzyıllar sonra gelmem de tesadüf değildi. Tünelin ucundan gelen hava akımı, dışardaki güneşin girmediği loş tünel, yukardaki yariktan süzülmeye çalişan güneş, o yarıktan tek tük dökülen yapraklar ve tüm bünları aynı anda algıladığım o 15-25 dakika. Antakya'ya gelene kadar varliğını bilmediğim bu yerde böyle hissedeceğimi düşünmemiştim.
Tepelerden kıyıya bakmak için yukarilara çıktım. Keçi sürülerini otlatan çobandan başka kimse yoktu. Ufukta belirsiz bir dağ görünüyordu. Hiç haritada dağ hatırlamadım için, biraz da çobanla konuşma konusu olsun diye, dağın Türkiye'de mi, Suriye'de mi olduğunu sordum. Türkiye'de dedi. Boş, bomboş, çok temiz de olmayan esmer renkli kumsala baktım. Masmavi denizle bu kumsal çok uzun neredeyse ufka kadar devam ediyordu. Türkiye'nin en güneyine, en ucuna, adeta dibine geldiğimi hissettim. Çobana, buralarda birşey yok, dedim. Çoban şöyle dedi: "beyim yol iyi değil, gelmek zor, gözden ırak olan, gönülden de ırak olur." Kafamda bu cümlelerle aşağiya indim.























