Konya hatırladığımdan da yeşil, beklediğimden de düzenliydi. Nedense aklımda daha bozkır daha kuru bir Konya kalmış.
İlk durak illa ki ve mutlaka Mevlana Müzesi. Harika düzenlenmiş yeşil alanın ortasında Yeşil Türbe ve Müze yükselir. Müze yalnız içindeki eşyalar ve türbede yatanlarla değil, dünyanın dört bir yanından gelen, öğrenmek ve hissetmek için uzun mesafeler kateden insanlarla dolu. (Keşke duvarlardaki eski yazıları okuyabilseydim.) Duygularımı tam olarak ifade etmem zor, türbe ya da müze dediğin nedir ki...Ama önemli olan yakınlık, ne de olsa insanlar için hala fiziksel temas, soyut inanç ve kavramlardan daha önemli. KIsacası o havayı hissetmek çok özel bir tecrübe.
(..)
Konya şehir merkezi baştan başa tarihi eserle dolu. Bizim tarihimiz. Çok da değil 700-800 yıl öncenin. Bütününde tüm Selçuklu eserleri Orta ve Batı Asya'ya köklerimizin ne kadar dayandığını adeta haykırıyor. Müzelerdeki çinilerde çekik gözlü Selçuklu ordusu bize 1000 yıl öncesinden bakıyor gibi.
Şehrin ortasında Alaeddin Tepesindeki Alaeddin Camii heybetli. Ve tabii ibadete açık. Arka bahçesinde Sultanlar Türbesi var. Harika bir kümbet. Kümbetler hep ilgimi çekmiştir, geometrisindeki basitlikte bir giz hissederim. İçinde Selçuklu Sultanları gömülü. Öylece. Yazıları özel olarak okumazsanız farketmezsiniz bile. Bir kaç sene önce bir gazete haberinde yok muydu içeri köpek girdiği ve kemikleri kapıp gittiği? (Murat Bardakçı'nın 24 MArt 2004'teki yazısında olayın iç yüzü anlatılıyor.)
Konyadaki pek çok tarihi eser, işlevlerini sürdüren camiler haricinde kendi haline terkedilmiş gibi geldi bana. Yıllar yavaş yavaş emeği, geçmişle olan bağları tüketiyor demek ki. En büyük eserlerden Karatay Medresesinin kapısı adi demirden. İnce Minaredeki taş işçiliğinin ince eserine yakından bakınca çok etkileyici, ama çiniler yer yer dökülmüş ve dökülüyor. Ve ne yazık ki muhafazarlığımız tarihi mirasımızı muhafaza edemiyor. "Gavur" Roma-Bizanstan geçtik, Osmanlı-Selçuklu eserleri bile bakımsız.
Bunlar yine de gezinin ufak detayları. Konya'da tarihi mekanlarda gezmenin yanında yapılacak önemli bir şey daha var: yemekleri keşfetmek. Konya'da İç Anadolu'ya özgü kebapları, tatlıları ve yoğurdu kesinlikle tatmak gerek. Tabii en başta etli etmek! İstanbul'u alıp götüren Güney Doğulu kebaplarından daha sade ve Osmanlı tadına yakın.
Konya'ya geziye gitmek pek çoğumuzun aklına gelmez belki de. Geçmişle olan bağlarımızı hatırlamamız, taze tutmamız ve kendimizi yenilememiz için gelmeli oysa. Kendi açımdan bakınca hatırladığım, Konya'dan sonra İstanbul'u biraz daha farklı hissetmeye başladığım. İstanbul'un Osmanlı kimliğinin derinliklerindeki Konya'yı farkettiğim.
Bu yolculuğu Pazar-Pazartesiye planladık. Altın Haftada kalabalıkların sokağa döküldüğü Cumartesi ve Çarşambadan sakınarak. Takawagawa Kaplıcası Gunma Prefecture'da, Minakami'ye yakın. Tokyo'dan shinkansenle Jomou-kogen'e 1 saatte, oradan da otobüsle 1 saatte kapılyacaya gidiliyor. İlk güzel sürpriz shinkansen ve otobüsün oldukça boş olmasıydı. Altın Haftanın pek popüler olmayan günlerinde yola çıkmanın avantajı. İkinci güzel sürpriz mevsim: sakuralar oralarda yeni açmıştı. Tokyo'nun Mart sonu gibiydi yani.
(..)
Takaragawa'da tek bir ryokan (Japon geleneksel usülündeki otel) var, Osenkaku. Kaplıca (Japonca'da "onsen") da oranın tekelinde. Takaragawa'nın özelliği Japonya'daki değişik anketlerde hep üst sıralarda gelmesi. Nedenini anlamak zor değil. Takara ırmağının iki yanında oldukça geniş bir alana yayılmış açık hava havuzları en önemli özelliği. "Routenburo"da (Japonca'da açık havadaki kaplıca havuzları sitili) kadın erkek karışık. Kadınlar için ayrı bır routenburo da mevcut. (Japonyadaki kaplıcaların eskiden hep kadın erkek karışık olduğu, Meiji dönemiyle gelen batılı düşünceyle birlikte "ayıp" kavramının -maalesef- hakim olduğu, banyoların ayrıldığı söyleniyor. Erkek erkeğe hamama -sento- girilirken suya kesinle mayo ile girilmez, havlu da suya kesinlikle sokulmaz. Bu tür davranışlar neredeyse tabu olarak algılanır. Suya girilmeden ön tarafını örten bazı erkekler bile su içinde havlularını ya kenara bir yere koyarlar, ya da başlarının üzerine. Küçük ince havlular aynı zamanda suya girmeden önce iliflenmek, çıktıktan sonra da kabaca kurulanmak için kullanılır.) Kadınlar büyük banyo havlularıyla dolaşırken, erkeklerin çoğu da havluyu su içinde bile önlerinde tutuyordu. Kaplıca suyu oldukça yumuşak ve berrak. Suyun sıcaklığı dayanılır düzeyde.
Kaplıcanın dağ arasındaki manzarasının en önemli yanı eriyen kar sularıyla beslenerek çağıl çağıl akan Takara ırmağı. Onsen içindeyken adeta bir kol atımlık mesefede köpuklenerek, gürüldeyerek akan su, her saniye insanın sıkıntılarını stresini de alıp götürüyor. Ryokanın Showa usülü odasında uyurken bile bu ses rüyalara eşlik ediyor.
Ryokanın yemekleri sade. Yağlı bir yemek yok. Bölgede vahşi ayılar eskiden beri çokmuş, kafeslerde de 6 ayı falan var. Çok sevimliler, kafes biraz dar. Ama ayı kokusu uzun sure burnumuzdan gitmiyor. Yemekte çıkan kuma-jiru (ayı etli miso çorbası) ryokanın özelliği imiş, servisi yapan bayan etin kafeslerden gelmediğini belirtti, şakayla karışık sorumuza karşın. Samurayların kaçıp bölgeye sığındığı ve av eti olarak kış uykusuna yatarken vücudunda fazla miktarda besleyici madde depolayan ayıları seçtiği dönemlerden kalan bir gelenek olduğunu kabul etsek de, sert ve ağır kokulu etin, o kokuyu almak için yapılan terbiyeleme işleminlerine değmediğine karar veriyoruz.
Kışın, yazın, son ve ilk baharda manzara Mayıs başından daha güzelmiş. Resimlerde de öyle gözüküyor. En kısa zamanda yeniden dönmek üzere.
Japonya bu konuda Avrupa kadar olmasa da oldukça gayretli. Kyoto dışındaki yerlerde eskiden kalma yapılar tek tük var tabii. Genelde tapınaklar, kaleler, ve şehrin eski ticaret merkezleri ya eski halleriyle, ya da restorasyondan geçerek korunuyor. Yangın, deprem ve İkinci Dünya Savaşındaki Amerikan bombardmanı geriye çok da bir şey bırakmamış. Şimdi eski eserler özellikle iç turizmin dinamolarından biri. Malum Japonlar gezmeyi değişik yerler keşfetmeyi sever.
(..)
Deniz ağırı seyehatlerin ve kaplıcaların yanı sıra bir de "temalı" köyler var. İlk yıllarımda Japonya'nın pek çok yerindeki bu köylerin varlığını duyup şaşırmıştım. Çoğu ekonominin patlama yaptığı "köpüklü" yıllarda planlanmış, Japonların değişikliğe açlığını kara dönüştürmeye çalışan "köyler", çoğunlukla şimdi ekeonomik zorluk içinde. Rusya Köyü, Nagoya İtalya Köyü, Nagasaki Haus Ten Bosch Hollanda Köyü vb.
Meiji Mura'nın da ilk önce taklit binalardan yapılma eğlence parkı olduğunu düşünmüştüm. Ama öyle çıkmadı. Nagoya şehir merkezinden İnuyama'ya tren, oradan da otobüsle gidiliyor. Amaç sayıları gittikçe azalan Meiji dönemi (1867-1912) binalarını korumak ve bir araya getirmek. Meiji dönemi bizdeki Tanzimatla hemen hemen aynı döneme denk gelir. Batıyı taklitle başlar herşey önce. Kıyafetler batılı tarza dönerken, şapkalar, Kayzer Wilhelm bıyıkları, kont baron ünvanları, ve kendine özgü binalar ortaya çıkar. Ama Osmanlıdan farklı olarak bu özenti dönemi, aydınlanma, yurt genelinde batılı tarzında okulların açılması ve sanayileşme ile modern Japonya'nın temelini atar. Maalesef militarizm ve faşizmin dozu gittikçe artar ve malum 1945'te Japonya savaştan felaketle çıkar.
Meiji dönemi binaları, Batılı tarza yakın, eski Edo tarzı ile Uzak Doğu etkilerini dış süslemelerde kullanan, bina yapımında yeni Batılı tekniklerini "deneyen", kuvvetli, heybetli İmparatorluğa yaraşır eserlerdir. 1960'larda yeniden endüstrileşme, savaştaki bombardman, 1923 Kanto depremi falan bu binaların azalmasına neden olmuş. Var olan ve korumaya değer 60'dan fazla gerçek bina Aichi Prefecture'daki İruka Nehri kıyısına taşınarak 1965'te açılmış Meiji Mura.
Neler var peki bu köyde?
Benim en ilgimi çeken binalar aslında bunlardan çok, Meiji dönemi hapiseleri ve kabuki tiyatrosu. Hapisane binasi oldukça gerçek, günlük yaşama ait eşyaların olması da hayal etmeyi kolaylaştırıyor. ("Batılı tarzı" Meiji dönemi böyleyse Edo dönemi nasıldı acaba diye düşünmekten kendimş alamadım.)
Bu arada Kyoto'da kullanılan tramvaya ve buharlı trene binme olanağı hoş sürprizlerdi. Gölün dinginliği, baharda açan ağaçların romatizmi ve 120 yıl öncesinin yaşamına tanıklık etmiş binalar, eşyalar, araçlar unutulmaz bir zamanda geriye dönüş tecrübesi yaşattı.
Başta gelen eserlerden biri, adı Meiji dönemi olsa da Taisho döneminde Frank Lloyd Wright tarafından yapılan eski İmperial Oteli'nin (1923-1967) girişi ve lobisi. Bir diğeri Lafcadio Hearn'ın Shizuoka'daki yazlık evi. Ayrıca 1890'da Kyoto'da yapılan St. Francis Xavier Katedrali.
(..)
Günümüzde Doğu Asya'daki en önemli güvenlik sorunlarından biri
Çin'in Tayvan'a salıdırıp resmen ilhak edip etmeyeceği sorunu ile
ilgili. Gittikçe kuvvetlenen ve "gözünü budaktan sakınmayan" Çin,
Tayvan Boğazinin doğu yakasında sürekli yiğinma yapıyor. Tayvan'li
liderler şimdilik ılıman gitmeyi tercih etseler de, halkta "Tayvan
Cumhuriyeti" olmayi ve resmen bagimsizligi isteyenler artik az degil.
İşte Tayvan denince önce benim aklıma bu tür şeyler gelir. 2000'e
Taipei'e gitmiştim. Tayvan şehirleri bana hep Japonya'nin kasabalarını
özellikle de güney-batıdakileri çağrıştırır. 1895-1945 arasinda
Japonya'nin Tayvan'ı işgal ettigi, çoğu Tayvanlının Japonya'yı pek
çok kez ziyaret ettiği ve eğitim gördüğü düsünülürse bu
benzerlik tesadüf değil.
Yine de, Taipei gezisinden sonra bile, Tayvan'i doğal güzellikleri de
olan turisik bir yer olarak algılayamazdım, Taichung yakınlarındaki
Güneş-Ay Gölü'nü görene kadar.
Taichung'dan servis araci almıştı, nereye gidecegimizi ben tam
bilmiyordum, her zamanki gibi. Sonra ferah, modern mimari harikasi bir
binaya girdik, sonra da iste özel balkonu, şöminesi olan bir odadaydık.
Akşam saatlerinde güneş alçalırken, işte karşımdaydı: Güneş-Ay
Gölü. Akşamın mora çalan manzarasında suları İstanbul Boğazını
hatırlatan bir bordoya dönmüstü.
Gölün ismi şeklinden geliyor, ortadaki adaninin ikiye böldügü Güneş
ve Ay.
Aslında Lalu adası Thao kabilesinin eskiden yaşadığı ve kutsal
saydığı bir adaymiş. 1934'te Japonlar hidroelektrik santral yaparken
gölün sularqi yükseldiği için artık adanın yalnizca tepesi
görülebiliyor. Adaya turlar var, ama yalnızca sunni platformlara iniş
var. Adaya çıkış yasak. Thao kabilesi de gölün çevresindeki bir
baska köyde yaşıyormuş şimdi. Lalu adası tepesinde sağ kalmış
agaçları ve tapınak kalıntılarıyla geçmiş bitmiş bir yaşam
tarzını, geleneği ve tükenmis bir mirasi çağrıştırıyor. Gece
gölün sessizliğini dinlerken adaya bakınca kabilenin atalarının
ruhlarının oralarda geziniyor olabileceği hissine kapılıyor insan.
(Japonyadan geldikten sonra ruhlarla ilgili hikayeler hiç de uydurma
gelmiyor.) 1999'da büyük bir deprem gölün kıyısındakı, Lalu'daki
insan yapılarına büyük zarar vermis. Hala kalıntılar gölün
kıyısında duruyor.
Gece göl çok sessizdir. Diğer göller gibi adeta sesi yutar, dalga sesi
cok belirsiz derinden duyulur, ama o kadar. Sabahın erken saatlerinde de.
Renkler, bizim Abant'taki gibi, yere, hava durumuna, rüzgara ve günün
saatine göre değişir. En sevdiğim ve beni büyüleyen tonlar turkuaza
aitti. Zümrüt gibi, duru ve sakin...Saatlerce bakmaya doyamadim,
turkuazda Akdenizi hatırladım, içinde kaybolmak istedim.
Bütun bunlari sindiridigim, yasadigim, ve her anını özümsemeye
çalıştığım The Lalu'daki günleri söyle hatırlıyorum: Sabah 6:30
da kalkiş. Ekim'in hafif ürperten sabah serinliğine aldırmadan balkonda
güneşin, karşıdaki dağın tepesinden yavaşça doğusunu seyretme.
Göl üzeri hala sisliyken, kiyisinda kahvalti öncesi yürüyüş. Normal
işler, göl turları, sonra öğleden sonra uykusu ve gölü seyretme.
Silme dolu olan ve kıyısında yüzünce aslında gölde yüzüyormuş
hissini veren havuzda yüzme. Akşam üzeri yürüyüş. Gece olurken
yıldızlar lacivertliğin içinde belirirken yemek yeme. Sonra yıldizlı
gök ve temiz havada göl manzarasını seyrederken hafif kestirmek.
İşte böyleydi beklenmedik Güneş-Ay Gölü sefası. Bir dahaki hedef
Tayvan'ın yeniden keşfedilen kaplıcalari ve Tarako vadisi.
Ortadaki adanin adı LALU. Ne büyülü, tılsımlı bir isim değil mi?
Yumuşak, biraz kadınsı ve hülyalı.
Sakura aslında meyva vermeyen bir kiraz ağacı türüdür. Hem ağacın hem de çiçeklerinin ortak adıdır. Sakura Japonlar için hem ülkenin hem de kendi bireysel geçmişlerinden gelen pek çok şeyi ifade eder. Sakuranın açması yavaş yavaş, solması ve yere düşmesi bir anlıktır. Yazın yapılan havai fişek gösterilerindeki en görkemli ve en büyük fişerklerin hızla havaya yükselmesi, patlaması ve sessizce solup yok olması gibi. Sakuranın kısa ama parlak yaşamı, Samurayların genç yaşta kahramanca ölümü sakurayla özleştirilir. Ya da her genç yaşta ölen. (Tom Cruise'un Last Samurai filmindeki son sahneyi hatırlayın: samuraylar Meiji hükumeti askerleriyle kahramanca savaşırken arka plandakı sakuralar çılgınca çiçeklerini döker. Kahramanlar kılıçlarını cekerken kahpe mitralyoz mermileriyle yere yıkılırlar.) Zamanlama olarak Mart-Nisan, mezuniyet, okul açılış ve sirkete başlama törenlerinin dönemidir. (1 Nisan'da okulların yeni dönemi ve mezunların şirklerdeki yaşamı başlar.) Ayrılma, yeni başlangıç ve umut dönemi.
(..)
Bir bitkinin bu kadar yaşama damga vurması ancak Japonya'da olur diye düşünürüm. Her yerde baharda ağaçlar çiçek açar, ama Japonya'da sakuraların açması bir şenliktir. Belli başlı parklara bahçelere gidilir, yere muşambalar serilir, alkollü içkiler yudumlanır, kendini kaptıranlar karaoke'ye başlar. Rüzgarda hafif, derinden baygın bir sakura kokusu olur. Pembe beyaz çiçekler havada uçuşur.
Tokyo'daki en popüler sakura mekanları pek çok sitede yer alır:
Benim en sevdiğim yerler
Chidori-ga-fuchi Minakami Park, Inokashira Park, Shinjuku Gyoen, Ueno Park, Yoyogi Park, Iidabashi Canal Cafe'dir.
Gündüz olduğu gibi gece de sakuraların altında eğlenilebilir. Gece sakuraların korkutucu olduğunu düşünenler, sakuraların gizemli yarı tanrısal biraz kötü ruhların etkisiyle hışırdadığını hissederler. Bence gece ışıklarının altında sakuralar yalnızca daha güzel, bembeyaz agaçlar daha görkemli. Bahar karları gibi.
About.com
Outdoorjapan.com
Metropolis
Borobodur'u 2004'ün Mayısında Java gezisinde gezdim. Sonra detayları çok da düşünmedim. Harika bir anıt, unutulmaz bir anı olduğü aklımda kaldı, okadar. Geriye dönüp bakınca Borobudur'un gerçekten benim için, insanlar için ne anlam ifade ettiğini tekrar düşündüm.
(..)
Borobodur...Anlamı "Mountain of accumulation of merits of the ten states of Bodhisattva" (Bodhisattva'nın 10 evresindeki yararların toplandığı dağ). Java adasının ortasında, lotus çiçeğine, mandalaya, ve dev bir stupaya benzeyen bir anıt. Bazı kaynaklar oyle belirtse de tapınak değil. Onu tapınağa indirgemek, onun yapılmasindaki amacı ve uzun yıllar süren inşaat için harcanan emekleri inkar etmek demek.
Borobodu'a sabaha karşı, daha gün ağarmadan gitmeli. Kalabalıktan, sıcaktan kaçmak, ay ışında Borobodur'u seyretmek, sonra güneşin doğuşunu en tepeden seyretmek için. Güneşin yakmaya başladığı saatlerde dönmek, dönerken geriye bakı Borobodur'un bütünlüğünü hafızaya kazımak için. Geleneksel ve beklenen sitil budeğil aslında. En alt kattan başlayıp, saatyönünde dönerek, her kattan bir şeyler "öğrenerek", yavaş yavaş ve emek harcayarak en üste çıkmak...
Alt katmanlar yasamdaki kalıpları, kuralları, maddeleri, maddeciliği, aç gözlülugğü, istekleri simgeler. Orta katman, bunları aşmayı, sekillerin yok olduğunu, son katman da hiçliği. Alt katmanlar köşelidir, karmaşıktır, son katmansa yuvarlak. Ziyaretçiler en alttan üste çıktıkç Buda'nın hayatqinı anlatan yüzlerce kabartma bu tecrübeye rehberlik eder.
Ay ışiğında en yukardan başlayan turist ziyaretcılerse once, alacakaranlıktaki stupa golgelerinde, zirvenin yuvarlaklığında hiçliği görür, sonra herşey aydınlanmaya başlayınca alt katlardaki karmaşayı, mavi-yeşil ormanı.
İşte Borobudur'u neden sevdiğimi, neden onun benim icin özel olduğunu anlıyorum artık. O, yatıp kalkılacak, mum yakılacak bir tapınak değil. Saray ya da şehir de değil.
Sıradan bir dünya harikası bina da değil. Dokunarak, gorerek, düşünerek, hissederek algılanabilecek, insanı ıçinden değiştirecek ya da değişimlere zemin hazırlayacak bir tecrübe.
(..)
Beklenmedik bir kraliyet töreni
Myondong'da geçmişe dönüş
2002deki Myondong'da Japon pop grubu Southern All Stars'in Tsunami'si çalıyordu. Sokak ortasında birden (harika)Japonca sözler. 7 yıl içinde büyük büyük değisiklik! İste anı yaşama duygusuydu bu. Özeldi. 1 yıl sonra iki ülkenin ortaklaşa düzenleyeceği Dünya Kupası oncesiydi, o yıl herşey güzeldi.
Tünelin ucundaki kapı
Ama günümüz dünyasında soğuk savaşı simgeleyen, günümüz Koresindeki bölünmüş ulus olmanın acı gerçeğini vurgulayan bir yer burası.
Tur rehberi, Kuzey'in yaptığı kamuflaj lüks evleri gösterdi. Binlerce insan açlıktan kırılırken, bu çürüyen içi boş apartmanlar yine hüzünlü bir çelişki.
Gezdiğimiz tünel aşağı doğru eğimli, inişi 30, çıkışı 45 dakika suren karanlıkça ve nemli bir geçit. Duvarlarda kazma izleri, zemin ve tavanlar ıslak, zemin kaymayı önlemek için özel olarak kaplanmış.
Bu tünelin sonunda ise beklenmedik bir şey var: bir kapı. Demirden yapılmış kalınca bir kapı. Bir de kapının kulbu var, kilitli. Kuvvetli ısık kapıya yönelmis, kamera da o aydınlık bölgeye odaklanmış. Rehbere soran gözlerle bakıyoruz, diyor ki: "kapının öbür tarafı tünelin Kuzeydeki bölümü."
Kameranın bağlandığı monitörun yeşilimsi ışığinda kapının kulbu parlıyor.
Mezeleri tazeleyin
Namsan Parı'ının içinde, Seul Kulesi'nin zemin 1.katında müzik eşliğinde geleneksel saray yemeklerinin verildiği bir lokanta var: Pulhyanggi. Aç karnına gitmeyi unutmayın.
En şık sokak satıcıları
Namdaemun'da akşam üzeri dolaşmalı. Karın biraz aç olmalı. Mevsimlerden de bahar başı. Tezgahlarda buz üzerine yatırılmış çiğ yiyecekler fazla endişe uyandırmamalı. Tezgahlara seyirtilirken teyzelerin çağrılarına kulak verilmeli. Sonra göze kestirilen, canın çektiği bir tezgahta kararınca, ateşte ızgara yapılacak büyük bir midye ya da acılı bir balık seçimeli. Tezgahtaki diğer insanlar, bir yabacıya ilgi gosterirler, ve belki de gönullerinden kopan bir kadeh shochu'yu ve tabaklarındaki yiyeceği size ikram ederler. Gözlerindeki ışıltı, kültürlerini paylaştığınız içindir. Gülümseyerek yanıt verin, Kore'de de geçen dil budur.
Mayıs'in ilk Pazar günü Chongmyo ya da Jongmyo
Tapinağında harika bir fırsat bekler: Kraliyet törenleri. Bu tapınak Chosun handenanının (1392-1910) öğretilerinin ve isimlerinin yazılı olduğu tahtadan tabletlerin saklandıği yer ve UNESCO kültü mirasi tescilli. Bu yıllık törenler Konfiçyüs stilinde kraliyet ailesini anmak ve onurlandırmak için yapılıyor.
Rengarenk geleneksel kıyafetleriyle sakallı ve güler yüzlü görevliler, kapıdan yol göstererek karşılar.
Tören tek düze, ritmi belirli, melodiye çeşit aletlerin, davulların, fülütlerin, zillerin değişik zamanlarda katılmasıyla oluşuyor. Melodi eskiden kalma Japon saray müziğine çok benziyor. Nostaljik bir ses, Japonlar için hiç de uzak bir ses değil. Doğu Asyanın dinginlikden yoksun, saklı melodileri.
Seremoniye tüm katılanlar renkli kıyafetler içinde. Törenin en onemli bölümü kraliyet ailesi temsilcisinin geçit töreni.
Yanımizdaki takım elbiseli amca Japonca bize şöyle söylüyor: Japon işgalinde çok çektik, ismim değiştirildi, ama şimdi tıp okumak için oğlum Japonya'da. Bunlar geride kaldı.
Yakın ve uzak iki ulus...
1995'teki Myondong'dan hatırladıklarım, gri bir gökyüzü, çamurlu sokaklar, eksi 10larda içe işleyen soğuk ve Tokyo'nun Harajuku'su dedirten dükkanlar, kalabalık.
Her turist gibi havalanı otobüslerinde ve otellerdeki broşürlere bakarsınız. Gidilmeye değer yerler içinde "Askerden Arindırılmış Bölge"
(De-militarized Zone, DMZ)fazla göze çarpmaz. Gidilecek o kadar yer içinde, güzel bir gunse de hele, askerden hiç de arınmış gibi gözükmeyen karanlık tünellerle kaplı yere neden gidilsin ki?
Kore mutfağının bence en ilginç yanı ana yemekten önce gelen ve isteğe bağlı olarak yenilenen "mezeler." Çoğu sebze ağırlıklı ufak tabaklarda servis yapılan bu rengarenk ve farklı tatlardaki çerez-mezelerle tamamen doymak mümkün. Susam yağinda hafif kızartılmıs, acıli acisıs sebzeler, balıklar, envai çeşit kimchi, tofu ve diğer çeşitler. Farkli tatları birbiri ardınca denemek insana tatmin duygusu veriyor.
Asyanın diğer yerlerinde ve Türkiyede sokak staıcıları genelde biraz fakirce giyimli, bakımsız olur. Seul'de yiyecek tezgahlarının başında duran teyzeler hep şıktır, eldivenlidir, saçlar boyalıdır, makyaj yerindedir. Yiyecek ceşitleri hep boldur, renklidir ve temizdir.
Tüneli geçtiğinde oradasındır: Karlar ülkesi, yukiguni.
Bu iki sözcükle ilk karşılaşmam Yasunari Kawabata'nın Türkçeye ayni adla çevrilmiş eserinde oldu. O zamana kadar alışık olmadığım biraz heyecandan yoksun, kendi içine kapalı, ama siirsel ve duygusal bir anlatımı vardı kitabın. Aşk ve insanlar arası ilişiler çok ince kırılgan nuanslarıyla anlatılıyordu. Japon edebiyatıyla ilk tanışmamdı bu. Belki de Japon tabiatıyla, uzaktan ve dolaylı olsa da...
(..)
Romanın geçtiği yer Niigata'nın Yuzawa kasabası. Japon Denizi ile Japon Alpleri arasında, kışın 3-4 ay 2-3 metre kar altında kalan bölge bu isimle anılıyor. Kasım sonu Aralık başında soğuyan hava önce hafif kar yağışını başlatır, sonra kar yağışı sürekli hale gelir. İnce kar örtüsü yerden kalkmaz olur, sonra kalınlaşir, Ocak ayında artık 1 m'den fazladır. Kar yağmayan gün sayısı haftada bire düşer. Herşey ve hersey sessizce karın yumuşak ağırlığıyla örtülür. Ayrıntılar yok olur. Arada bir çıkan güneş ısıtmaz, ufukta soğuk bir kızıllıkla parlar, kar orüsünü pembeliğe boğar. Tipi de güzeldir, kuşbaşı kuşbaşı yağanı da....
İnsan o beyaz hiçlikte, beyaz dağlar ve beyaz gökyüzü arasında kendi bulur, ya da kaybeder. Coşku ve hüzün de belirsizleşir, karın örtücü gücüyle fark silinir gider.
Diğer güzellikler
Tabii onsenleriyle de (Japon kaplıcası).
Büyüleyici kar tüm haşmetiyle yağarken sicak suda ruhu ve bedeni arıtmaktan daha güzel ne olabilir? Bu duyguyu daha ayrıntılı anlatmam mümkün değil. Japonya'yı yaşanı kılan şeylerin başinda gelir onsen ve onsen "ryokan"ları (Japon tarzi han ya da otel.) Harika yemekler, dünyada eşi olmayan servis, eski ve geleneksel odalar, barlar ve herbiri birbirinden baska düzenlenmiş onsenler.
Resimdeki yer de bunlardan biri. Muikamachi yakınlarindaki Ryugon keşfedilmeyi bekliyor.
Bu bölge aylarca yağan kar nedeniyle suyun lezzeti, pirincin tadı ve tabii sakesiyle (pirinçten yapılan bir tür Japon rakısı) ünlüdür.
(..)
Uzun zamandı Tükiye içinde otobüs yolculuğu yapmamıştım. Otobüs Antalya'dan doğuya gittikçe ilk farklılılıkları görmeye duymaya başladım. Konuşmalar Arapçaydı daha çok. Otobüsün Mersin civarlarında durduğu yerlerde lokanta ve tuvalet temizliği çok eskiden hatıladiğım gibiydi. Fazla bir yerlere dokunmamak gereken cinsten.
Sonra Antakya garajı. Antalya ve Konya garajlarından sonra çok eskileri, eski Tekirdağ'ın 70lerdeki garajını hatılatıyordu. Cam ve metal yerine eskimiş çimentonun ağırlıkta olduğu binada toz, insanlar, yükler birbirine karişmiş gibiydi.
Otogarın etrafındaki çarşıdan otele kadar çok kayda değer birşey hatırlamıyorum. Arapça dükkan tabelalarının çokluğu hoşuma gitmişti sanki. Bulmak istediğimi bulmuş gibiydim.
Otele ilk gördüğüm anda aşık oldum. Eski bir konak. Antik Beyazıt Oteli. Taş bina, yüksek tavanlar, yuksek yekpare pancurlu pencerelere, pancurlu bir kapının ötesinde başlayan genişçe bir balkon.
İlk izlenimler sokaklardan, çarşılardan. Yeni çarşılar Türkiye'nin herhangi bir yanındaki gibi. En güzel ve buyuleyici olanları tabii eski çarşılar. Batı Türkiye'de görmediğim peynirleri, çörekleri, ekmekleri, baharatları satan dükkanlar, eti açıkta cengellere asarak kesen kasaplar, kokular, renkler. Camilerin minareleri balkonlu gibi. Sokakların kesiştiği noktalarda evlerin köşeleri yuvarlak.
Aynı zamanda Hatayı, Turkiye'de ve dünyada en özel yeri yapan şeyler de sokaklarda. Din kardeşliği, birlikte çağlar boyu beraber yaşama kıvancı. Katolik, Protestan, Rum, Ermeni kiliseleri, sinagoglar, camiler. Yanyana, duvar duvara adeta. Sokaklardaki insanlar gibi. Bu kutsal binaların yapıları, yazıları da sokaklardaki diğer şeyler gibi fotoğrafçılar için cennet.
Bugünkü Harbiye içinden akan suları, yeşilin harika renklerinin yukardan aşağı indiği vadisiyle yine de görmeye değer. Ama Antakya'nın dünyaca ünlü mozaik müzesindeki eserlerin çoğunun Harbiye bölgesindeki, şimdi yerlerinde hiç birşey olmayan evlerden olduğunu hatırlayınca bir hüzün kaplıyor insanın içini. Mozaiklerdeki insan yüzleri, halleri, tavırları, giyisileri ve eşyaları, bugünden çok farklı bir düzeyde şehirli bir zenginliğin, yüzyıllar önce var olduğunu bağırıyor adeta. Mozaik müzesi bile, barındırdığı hazinelerle karşılaştırıldığında basit bir devlet binasi.
Hatay biraz daha ilgiyi hakkediyor. St. Peter'in Hristiyanlığı ilk olarak organize din olarak yaymaya başladığı yer olan Hatay'ın St. Peter Kilisesi başlı başına bir turizm merkezi olmalı. Defne ağacıyla ilgili mitolojik efsane, Harbiye'den. Hürriyet'ten Vahap Munyar'ın yazısında pozitif değişimlerin olduğu yönünde haber var.
Hatay'daki son anlarımda Samandağı tarafındaydım. Titus Geçidine gitmek istedim. Minibüs değiştirerek gittiğim köy yollarında, yolcular sarı saçlı, mazvi gözlü, çoğu başı açık Arapça konuşan kadınlardı. Yanımda yol için bana yardımçi olan hanım eskiden Almanya'da yaşamış olduğunu, şimdi ne olursa olszun bir daha dönmek istediğini söyledi. "Suriyeliyiz biz zaten" dedi. Adeta gurur duyarak. Türkçeyle derdimi anlatabildiğime sevindim.
Zor bir yolculuktan sonra ve yamaç tırmanarak sonunda Titus Geçidi ve Beşik Mezarlarını olduğu müze arazisine vardım. Bir bayrak, çay demleyen bir bekçinin kulubesi. Istanbul'dan düşmüş bana garip garip baktı adam bilet keserken.
Oldukç zorlu patikalardan geçtikten sonra buldum sonunda: Titus Gecidi. Neredeyse iki bin yıl önce insan eliyle yapılmış olan tünelin, daha doğrsusu kanalın zeminindeki taşların arasından ince bir su akıyordu. Tünelin dibine gidebildiğim kadar gittim, öbür tarafta, yünelin bir dönemeçle kıvrıldığı yerde karanlık yavaştan aydqnliğa dönüşüyordu. O an çok öeldi, kimse yoktu, tek ben, o tarihi yer sanki benimdi, benim oraya yüzyıllar sonra gelmem de tesadüf değildi. Tünelin ucundan gelen hava akımı, dışardaki güneşin girmediği loş tünel, yukardaki yariktan süzülmeye çalişan güneş, o yarıktan tek tük dökülen yapraklar ve tüm bünları aynı anda algıladığım o 15-25 dakika. Antakya'ya gelene kadar varliğını bilmediğim bu yerde böyle hissedeceğimi düşünmemiştim.
Tepelerden kıyıya bakmak için yukarilara çıktım. Keçi sürülerini otlatan çobandan başka kimse yoktu. Ufukta belirsiz bir dağ görünüyordu. Hiç haritada dağ hatırlamadım için, biraz da çobanla konuşma konusu olsun diye, dağın Türkiye'de mi, Suriye'de mi olduğunu sordum. Türkiye'de dedi. Boş, bomboş, çok temiz de olmayan esmer renkli kumsala baktım. Masmavi denizle bu kumsal çok uzun neredeyse ufka kadar devam ediyordu. Türkiye'nin en güneyine, en ucuna, adeta dibine geldiğimi hissettim. Çobana, buralarda birşey yok, dedim. Çoban şöyle dedi: "beyim yol iyi değil, gelmek zor, gözden ırak olan, gönülden de ırak olur." Kafamda bu cümlelerle aşağiya indim.
Oysa çok farlı şeyler vardı orda. Yuzler, sesler, kokular farklıydı. Zaman da. Daha doğrusu zamanın akışı.
Bazen insan gittiği yerin ününe yenilir. Gittiği yer o kadar populer ve klişedir ki, adeta o klişenin izini sürmek ıçin gitmiştir o yere. Başkalarının gördüklerini görmek, yapmak için. O yolculuk öyle bir yolculuktur. Ne fazla hayal kırıklığı beklenir ne de büyük bir sürpriz. (İstisnalar da var tabii, orneğin Londra. Çok beklentiler uyandıran ve aslında hiç birşey taşımayan, tam İngilizlere layik, onların tabiyatı gibi bir şehir, ha!)
(..)
Bir de Okinawa var. Ya da Okinawa gibi mütevazii, elindekileri gösteren, paylaşan, ama insanın gözüne sokmayan yerler.
Japonya içinde bölgelerin birbirinden farklı olması, şivelerin değişmesi aslında yeni ve alışılagelmez birşey değil. Japonya bilmeyen için çok homojen olsa da derebeylik doneminin etkisiyle hala çok bölgeseldir bazı şeyler. Yerel idareler, iller de Türkiyedekinden çok daha özerk.
Okinawa için de bunları düşunüyordum giderken. Ama karşımdaki adalar topluluğu insanları Japon'du ama aynı zamanda Ryukyu'luydular. Yüzyıllar boyu ticaretle silahsız, barışçıl yaşadiktan sonra 17. yy. başında Japonya'daki Kyushu adasının ucundaki Satsuma Krallığının etkisine (vergi yükümlülüğune bağlanmış) girmişler. Japon değilken Japon olmaya zorlanmışlar. 2. Dünya Savaşi öncesi ya da sırasında Japonca konuşamayıp yalnızca Ryukyu dili konuştukları için ordu tarfından casus olarak dquşünülüp öldürülen yaşlı köylüler olmuş. Japonya'nın Pasifik'teki ileri karakolu haline getirilmiş ve savaşın sonlarına doğru Amerika'nın 90 gün agır bombardımanına maruz kalmış. Sonuç 200,000 ölü, 150 bini sivil halktan. Her aileden en az bile ölü hesabına geliyor. Hala anlatılan korku öykülerı. Amerikalılar geliyor diye çocuklarıyla uçurumdan denize atlayan kadınlar, mavi-türkuaz güzel denizi kızıla boyayan kan.
İnsan ölürse güzel bir gunde ölmeli. Onlar 1945 yazında öyle günlerde ölmüşler; çoğu genç Japon bunları bilmez bile. Japonya'ya katıldığı (geri döndüğü, döndürüldüğü) 1970lerden beri Okinawa "Japonya'daki Hawaii" imajındaydı sanırım. Tropik ada imajı, harika yakut rengi deniz. Arka planda da Amerikan askerleri, üsler falan. Ama fiyatlar Japonya fiyatları olduğu için Guam ve Hawaii'ye göre dezavantajlı bir yer. Simdilerde Okinawa yüzyıllardan beri varolan kültürünü ön plana çıkarmaya çalışıyor.
İnsanlar neşeli orda, zaman "uzuyor. " Kaygılar, tasalar. kederler ve aşklar tabii aynı olmalı. Ama Japonlardan rahatlar pek çok konuda. Budist değiller, Shinto da. Shamanlar ve adalarında pek çok şeyi zamana bırakıyorlar, 10 dakikadan fazla yürümüyorlar, uzak yerlerde çalışıp yollarda saatler geçirmek yerine yakın yerlerde çalışıyorlar.
Ama zaman değişiyor. Yüzyıllardır varolmaya çaalışan Ryukyu düzeni değişiyor, belki kaçınılmaz beklenen birşey bu. Okinawa'lılar herşeyden once adalarını terkediyorlar, yaşlılar değil de gençler tabii. Ekonomi zayıf gençler geleneksel işlerde çalışmak istemeyince Fukuoka'ya (Kyushu), Osaka'ya, Tokyo'ya geliyorlar. Okumaya çalışmaya. Aslinda bu gençlerden Japonluğa uyum sağlayamayıp dönenler de varmış.
Asıl garip olan (belki de bilmediğim için) tersi. Japon ana adalarından Okinawa'ya yaşamaya gidenler çokmuş. Yılda 20,000den fazla! Hava güzel, yaşam rahat. Yiyecek bol. Kiralar ucuz!
Zaman geçtikçe Okinawa artık eskisi gibi olmayacak. Ana Japonya'yla karışacaklar. İnsanlar Okinawa'nın güney sınırlarındaki adalaraya güzel ve temiz deniz görmek için gittiklerinde denizde de çöpler olacak. Simdilerde Miyakojima kirlendi dedi bizim rehber. Yeni gözde Kerama adaları imiş.


















































































































