Eh, İsraıl'in açısından öyle tabii. Dış güçler karışmadan başladıkları işi bitirmek istiyorlar.İnsanlık açısından bakarsak evlerinden edilen insanların acısı göz ardı edilmiş oluyor.
Ateşkes uzun ömürlü olsun olmasın, bir gün bile sürse, insan yaşamı için anlamlı. Bir gün daha yaşamak, bir gün fazla sevdikleriyle beraber olmak, bir gün bile evinde güzel bir gün geçirebilmek.
TV ekranlarında herkes melek, ama aslında ateş düştüğü yeri yakar.
Kanunun, udun, neyin merhametindesin. Japonları boşver. Onlar da takılsınlar işte kafalarına göre. Geçmişten gelen tanıdık, yakın sesler ve tekno çok tanıdık. Çok yakın. Derinlerden gelen çağrı çok kuvvetli. O seslere uzanmak çok kolay ve huzur verici.
Bu konuyu 80'lerinin sonundaki teyzeyle tartışmak bile istemedim. Geçiştirdim.
Arkadaşın duygularını tamamen anlıyorum. Videosunu seyrederken ben de deşarj oldum açıkçası. Hayatta tekrar yaşamak istemeyeceğim dönemlerin başında gelir bizim zamanımızdaki deyimiyle ÖSYM.
Türkiye'den ayrılmadan önce TV'de Anadoluda bir üniverside Süleyman Demirel'lin konuşmacı olarak çağrıldığı bir toplantıyı naklen seyretmiştim. Soruların çok büyük bölümü alışıla gelmiş şekilde türban, darbeler ve AKP üzerineydi. Çok az soru iş alanlarının açılmasına değindi, kimse eğitimde yaratıcılığın, girişimciliğin rolünden bahsetmedi, yeni ekonomide Türklerin nasıl katkıda bulunabileceğini sormadı. Kimse yıllardır devam eden, sınavlar, doğmalar, devlet tarafından paketlenmiş kalıplaşmış kavramların zinciriyle bağlı insanların taa 70'lerde bile modası geçmiş eleman yetiştirme polıtikalarının eseri olduğunu düşünmedi bile.
Dar çerçevelerde sıkıştıkça üretilebildiğimiz çözümlerin çeşitliliği de azalıyor, hapsolmuşluğun, çaresizliğin öfkesi de artıyor.
Ama izlerin olumlu yansıması da var. Büyümenin anlamı, izlerin bedeli. İki ülkede de korkusuz olmak. Geçen hafta TRdeki olaylar bana ne kadar uzak geldiyse bu gün de iştekiler oldukça alakasız geldi. Küçük dünyamda debelenirken ("beyhude telaşlarım") sanki bütün dünya da küçülüyor ve başka şeyler gözükmez oluyor. İşte o raddeden sonra boğulma başlıyor. Oysa benim dünyam ve etrafımdaki dünya çok büyük, zengin. TR'de bunu hatırlıyorum.
Herşey olacağına varır.
Hep söyledik, hep yazdık, heğ Uğur Mumcularımıza ağladık.
Ama bir şey yapmadık. Hala da yapmıyoruz.
Öfkeleniyoruz, ama örgütlenmiyoruz, partiler kurmuyoruz, geleceğimizi beyni yıkanmış şartlanmışlara terk ediyoruz.
Günler geçiyor. Yıllar geçiyor, 12 Eylül 1980'lerin ektikleri, 16 Mayıs 2006'larda biçiliyor. Her gün sinsice bir şeyler değişiyor, duymuyoruz, alışıyoruz, kanıksıyoruz. Gün be gün şeriatı içimize sokuyorlar, göz göre göre.
Bir daha seçim sabahında da aynı burukluk, bezmişlik ve umursamaz çaresizlikle mi uyanmalıyız?
Baş roldeki Lee Young-Ae, Japonya'da Daejanggeum dizisindeki iyi kalpli Changum karakteriyle ünlü. Lee Young-Ae'nin herhalde özdeşleştirilmekten sıkıldığı melek yüzlü karakteri, Geum-ja'nın hapisteki yalancı iyilikseverlikle dolu günlerinde görüyoruz. Öç alma peşindeki gerçek yüzünüyse filmin devamında. Daejanggeum'daki klişe mimikleri ve dialoglarından sonra bu filmde Lee Young-Ae gerçek oyunculuğunu ortaya çıkarmayı başarmış. Son sahnelerde Geum-ja'nın içindeki çelişkiler ustaca yüzünde okunuyor. Lee Young-Ae'nin oyunculuğunu işlediği için yönetmeni de kutlamak gerek.
Filmin genel havası ve ifadesindeki yaratıcılığı görmek isteyenler için Korece orijinal web sitesini tavsiye ederim.
Pek çok inli ve sevilen filme imzasını atmış ustanın bende iz bırakan filmleri tabii en başta unutamadığım ve tekrar tekrar seyrettiğim "Selvi Boylum, Al Yazmalım", "Mevlana", "Mine", "Bir Yudum Sevgi", "Adı Vasfiye", "Değirmen", "Aaahhh Belinda", "Hayallerim", "Aşkım Ve Sen."
"Gene gel, gene.
Ne olursan ol,
İster kafir ol,
İster ateşe tap, ister puta,
İster yüz kere tövbe etmiş ol,
İster yüz kere bozmuş ol tövbeni,
Umutsuzluk kapısı değil bu kapı;
Nasılsan öyle gel."
"Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllükte toprak gibi ol.
Hoşgörülükte deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol."
"Bu denizde ne ölmek var bize,
Bu denizde ne gam, ne dert, ne keder.
Bu deniz alabildiğine muhabbet,
Bu deniz iyilikten, cömertlikten ibaret."
Pes. Ne demeli bilmem.
Biraz tutarlı olalım.
1- Eşcinsellik özenilerek olanacak bir şey değildir. Kimse "özenerek" eşcinsel ya da transeksuel, travesti olmaz. TV programından cinsel roller özenilseydi herhalde tüm kızlar erkek olmak isterdi, çünkü ülkemizde erkek olmaktan iyi bir şey yok. Kadın kılığında programa çıkmakla eşcinselliğin de ne bağlantısı olduğu da ayrı bir konu tabii.
(..)
2- Namus cinayetleri, kan davaları ve tüm şiddet içeren programlara, televolelere, hiç bir önemli konunun işlenmediği "konuklu" söyleşi programlara tepki verilmezken, 'O Bir Hanımefendi' yerine belgeleseller yapılması gerektiği fikri de açıkça çelişkinin dik alakası.
3- Demokrasi, çok seslilik ve özgürlükler olgunluk gerektirir. Eskiden bu olgunluğun halkta olmadığı düşünülerek radyo ve televizyon devlet denetiminde tutulurdu. "Çocuğuma ne derim soru sorarsa" diye kaygı duyanlar, televizyonun kapatma düğmesinin olduğunu, kanal değiştirmenin de mümkün olduğunu hatırlamalı. Çocuklarına belli bir yaşa gelene kadar kesinlikle televizyon seyrettirmeyen ailelerin de olduğunu hatırlayalım.
4- Ahlak görecelidir. Ahlakın tek bir kavarımını bizim gibi kozmopolit bir ülkede yapmak mümkün mü? Dinci çevrelerin de tamamen başka ahlak kavramları olduğunu ve bunları direttiklerinde ürktüğümüzü unutmayalım. Bizim gibilerin masum davranışları (örneğin kadınla erkeğin el sıkişması, başı açık gezmek) da bazı insanlara ters gelir.
Bir yanda yalnızlık. Bir yanda yalnız olmanın doyumu.
Koca trende tek sen Türkçe Sezen Aksu dizelerini anlıyorsun.
Diğerleri (fena halde) Japon. Sana boş, ama meraklı gözlerle bakan Japon gözler.
Sözcükleri tek tek düşünürsün. Anlamını tartarsın. Bazı sözleri uzun zamandır duymadığını düşünürsün.
Derın derin.
Deriiiin bir nefes çekersin, yaşadığını yeniden hissetmek için. Türk olmayı, hissetmek için. Önemi olmasa da.
Dışarda dolaşma, uzun kıştan uyanışı içe çekme, yaşamı, gençliği damarlarda hissetme zamanı. Sakuranın belli belirsiz kukusunu hatırlama, ılık havayı beynin derinliklerinde hissetme zamanı.
(..)
Japon şarkılarında sevgilinin kokusundan söz edildiğinş hiç hatırlamıyorum. Belkı de ten kokusu genelde hoş olmayan şeyleri çağrıştırdığı için. Oysa bizde biraz daha farklıdır. Sezen Aksu'nun "Bırak" şarkısında (söz Aysel Gürel)şöyle bir dize vardır:
"Çok istedim, unutmak istedim esmer ellerini/Gözlerini, kokunu, yanıkl tenini/Bana dokunduğun anda hislerimi unutmadım." Sertab'ın "Yolun Başı" şarkısında da (söz yine Aysel Gürel) koku ve sevgilinin kokuyla hatırlanması vari ""Önce resimleri duvardan kaldırdım/Çay içtiğin bardağı rafa sakladım/Giydiğin ne varsa bir bir katladım/Bir damla yaş düştü çok ağlamadım./Kokun uçtu gitti açık camlardan/Sevdiğin şarkıyı hiç söylemedim."
Brokeback Dağı'nın aslı olan kısa öyküyü okuduğumda (Annie Proulx, The New Yorker, issue of 1997-10-13) önce olayların akışı, karakterlerin detayları, karşılıklı konuşmaları karşılaştırdım. Anlatımdaki hava filmin genel havasının aynısıydı. Kısa, duraklamalı cümlelerle doğanın, olayların, karakterlerin duygu ritmleri anlatılmıştı.
Şimdi görsel medyada, özellikle de bu film için en büyük farkın koku olduğunu düşünüyorum. Ennis, Jack'in eşyasındaki kokuyu bulmak için derin derin koklamış, içine çekmişti, ama yalnızca görsel olarak, gerçekten Jack'in kokusunu alıp almadığını, ya da bunun nasıl bir koku olduğunu bilmiyoruz. Hikayeye göre Jack'in tatlı tuzlu ter kokusuydu aradığı, bunu görsel yoldan hayal etmemiz olası değil.
Gerçeken sevenler ve sevgisini kokusuyla hatırlayanlar bilir ne demek istediğimi.
(Sabaha karşı uyanırım bazen. Yanımda onu bulurum. Gecenin bir saatinde yanıma kıvrılmış, dünyadan habersiz, masumca uyur. Gömleği sigara kokar, kendi içmediği halde. Teninin kokusunu özlemişimdir. Boynuna sokulurum usulca, elimi göbeğine atarım. Burnumu kulağının altından boynuna ensesine kaydırırım. İçime çekerim, çekerim onu. O anın bitmesinı istemem. O anın dinginliğiyle, huzuruyla uykuya dalırım yeniden.)
(..)
Türkiye'de geçmişte kitapların müstehcenlik gerekçesiye toplatılması, yakılması çok olurdu. Bu kitaplardan biri Sevgi Soysal'ın Yürümek isimli romanıydı. Kitaptaki müstehcen bulunan sahne de erkeklerin kendi aralarındakı cinsellikle ilgili konuşmalarıydı. Eşek meselesi müstehcen bulunmuştu. Hala köylerde doğal karşılanan bir şey kitaba yazılınca ayıp oluvermişti.
Şimdi haberler bakıyoruz
. Brokeback Dağı'nı ABD'de 17 yaşından küçükler filmi ebeveynleriyle seyredebiliyor. Japonya'da 12. Türkiyemizde 18 yaşından küçüklere (kesinlikle) yasak.
Günümüzde genel ahlaka aykırı görülmeyip "küçüklere" serbest olan şeyler de var. Mesela dakikada 10 adamı kanlı kanlı öldüren filmler. Gazetelerde ardı arkası kesilmeden ayrıntılarına kadar anlatılan "namus cinayetleri." Bunlar TVlerde, sinemalarda, gazetelerde, kahvelerde serbest.
Basınımızda Sayın Ali Murat Güven bu karşıtlığı hala savunuyor. Doğru seçim ve cehennemde yakan yanlış seçimleri anlatıyor. Günah o kadar kesin ki onun için, Allah'ın takdir hakkını kendinde görüyor. Yine aynı sığ yaklaşım, "eşcinsel tercihlerden" bahsediyor. Oysa bu seçimlerin çıkmazlığı zaten filmdeki iki insanı mutsuzluğa sürükleyen.
Sevgi ve aşk "cocuklara" yasak, sakıncalı. İki insan öpüşürse, sevişirse "olmaz."
Ve, film. Umduğumdan daha hızlı, daha derin, daha sarsıcı ve iz bırakıcı. (..)
Konya hatırladığımdan da yeşil, beklediğimden de düzenliydi. Nedense aklımda daha bozkır daha kuru bir Konya kalmış.
İlk durak illa ki ve mutlaka Mevlana Müzesi. Harika düzenlenmiş yeşil alanın ortasında Yeşil Türbe ve Müze yükselir. Müze yalnız içindeki eşyalar ve türbede yatanlarla değil, dünyanın dört bir yanından gelen, öğrenmek ve hissetmek için uzun mesafeler kateden insanlarla dolu. (Keşke duvarlardaki eski yazıları okuyabilseydim.) Duygularımı tam olarak ifade etmem zor, türbe ya da müze dediğin nedir ki...Ama önemli olan yakınlık, ne de olsa insanlar için hala fiziksel temas, soyut inanç ve kavramlardan daha önemli. KIsacası o havayı hissetmek çok özel bir tecrübe.
(..)
Konya şehir merkezi baştan başa tarihi eserle dolu. Bizim tarihimiz. Çok da değil 700-800 yıl öncenin. Bütününde tüm Selçuklu eserleri Orta ve Batı Asya'ya köklerimizin ne kadar dayandığını adeta haykırıyor. Müzelerdeki çinilerde çekik gözlü Selçuklu ordusu bize 1000 yıl öncesinden bakıyor gibi.
Şehrin ortasında Alaeddin Tepesindeki Alaeddin Camii heybetli. Ve tabii ibadete açık. Arka bahçesinde Sultanlar Türbesi var. Harika bir kümbet. Kümbetler hep ilgimi çekmiştir, geometrisindeki basitlikte bir giz hissederim. İçinde Selçuklu Sultanları gömülü. Öylece. Yazıları özel olarak okumazsanız farketmezsiniz bile. Bir kaç sene önce bir gazete haberinde yok muydu içeri köpek girdiği ve kemikleri kapıp gittiği? (Murat Bardakçı'nın 24 MArt 2004'teki yazısında olayın iç yüzü anlatılıyor.)
Konyadaki pek çok tarihi eser, işlevlerini sürdüren camiler haricinde kendi haline terkedilmiş gibi geldi bana. Yıllar yavaş yavaş emeği, geçmişle olan bağları tüketiyor demek ki. En büyük eserlerden Karatay Medresesinin kapısı adi demirden. İnce Minaredeki taş işçiliğinin ince eserine yakından bakınca çok etkileyici, ama çiniler yer yer dökülmüş ve dökülüyor. Ve ne yazık ki muhafazarlığımız tarihi mirasımızı muhafaza edemiyor. "Gavur" Roma-Bizanstan geçtik, Osmanlı-Selçuklu eserleri bile bakımsız.
Bunlar yine de gezinin ufak detayları. Konya'da tarihi mekanlarda gezmenin yanında yapılacak önemli bir şey daha var: yemekleri keşfetmek. Konya'da İç Anadolu'ya özgü kebapları, tatlıları ve yoğurdu kesinlikle tatmak gerek. Tabii en başta etli etmek! İstanbul'u alıp götüren Güney Doğulu kebaplarından daha sade ve Osmanlı tadına yakın.
Konya'ya geziye gitmek pek çoğumuzun aklına gelmez belki de. Geçmişle olan bağlarımızı hatırlamamız, taze tutmamız ve kendimizi yenilememiz için gelmeli oysa. Kendi açımdan bakınca hatırladığım, Konya'dan sonra İstanbul'u biraz daha farklı hissetmeye başladığım. İstanbul'un Osmanlı kimliğinin derinliklerindeki Konya'yı farkettiğim.
Bu yolculuğu Pazar-Pazartesiye planladık. Altın Haftada kalabalıkların sokağa döküldüğü Cumartesi ve Çarşambadan sakınarak. Takawagawa Kaplıcası Gunma Prefecture'da, Minakami'ye yakın. Tokyo'dan shinkansenle Jomou-kogen'e 1 saatte, oradan da otobüsle 1 saatte kapılyacaya gidiliyor. İlk güzel sürpriz shinkansen ve otobüsün oldukça boş olmasıydı. Altın Haftanın pek popüler olmayan günlerinde yola çıkmanın avantajı. İkinci güzel sürpriz mevsim: sakuralar oralarda yeni açmıştı. Tokyo'nun Mart sonu gibiydi yani.
(..)
Takaragawa'da tek bir ryokan (Japon geleneksel usülündeki otel) var, Osenkaku. Kaplıca (Japonca'da "onsen") da oranın tekelinde. Takaragawa'nın özelliği Japonya'daki değişik anketlerde hep üst sıralarda gelmesi. Nedenini anlamak zor değil. Takara ırmağının iki yanında oldukça geniş bir alana yayılmış açık hava havuzları en önemli özelliği. "Routenburo"da (Japonca'da açık havadaki kaplıca havuzları sitili) kadın erkek karışık. Kadınlar için ayrı bır routenburo da mevcut. (Japonyadaki kaplıcaların eskiden hep kadın erkek karışık olduğu, Meiji dönemiyle gelen batılı düşünceyle birlikte "ayıp" kavramının -maalesef- hakim olduğu, banyoların ayrıldığı söyleniyor. Erkek erkeğe hamama -sento- girilirken suya kesinle mayo ile girilmez, havlu da suya kesinlikle sokulmaz. Bu tür davranışlar neredeyse tabu olarak algılanır. Suya girilmeden ön tarafını örten bazı erkekler bile su içinde havlularını ya kenara bir yere koyarlar, ya da başlarının üzerine. Küçük ince havlular aynı zamanda suya girmeden önce iliflenmek, çıktıktan sonra da kabaca kurulanmak için kullanılır.) Kadınlar büyük banyo havlularıyla dolaşırken, erkeklerin çoğu da havluyu su içinde bile önlerinde tutuyordu. Kaplıca suyu oldukça yumuşak ve berrak. Suyun sıcaklığı dayanılır düzeyde.
Kaplıcanın dağ arasındaki manzarasının en önemli yanı eriyen kar sularıyla beslenerek çağıl çağıl akan Takara ırmağı. Onsen içindeyken adeta bir kol atımlık mesefede köpuklenerek, gürüldeyerek akan su, her saniye insanın sıkıntılarını stresini de alıp götürüyor. Ryokanın Showa usülü odasında uyurken bile bu ses rüyalara eşlik ediyor.
Ryokanın yemekleri sade. Yağlı bir yemek yok. Bölgede vahşi ayılar eskiden beri çokmuş, kafeslerde de 6 ayı falan var. Çok sevimliler, kafes biraz dar. Ama ayı kokusu uzun sure burnumuzdan gitmiyor. Yemekte çıkan kuma-jiru (ayı etli miso çorbası) ryokanın özelliği imiş, servisi yapan bayan etin kafeslerden gelmediğini belirtti, şakayla karışık sorumuza karşın. Samurayların kaçıp bölgeye sığındığı ve av eti olarak kış uykusuna yatarken vücudunda fazla miktarda besleyici madde depolayan ayıları seçtiği dönemlerden kalan bir gelenek olduğunu kabul etsek de, sert ve ağır kokulu etin, o kokuyu almak için yapılan terbiyeleme işleminlerine değmediğine karar veriyoruz.
Kışın, yazın, son ve ilk baharda manzara Mayıs başından daha güzelmiş. Resimlerde de öyle gözüküyor. En kısa zamanda yeniden dönmek üzere.
Japonya bu konuda Avrupa kadar olmasa da oldukça gayretli. Kyoto dışındaki yerlerde eskiden kalma yapılar tek tük var tabii. Genelde tapınaklar, kaleler, ve şehrin eski ticaret merkezleri ya eski halleriyle, ya da restorasyondan geçerek korunuyor. Yangın, deprem ve İkinci Dünya Savaşındaki Amerikan bombardmanı geriye çok da bir şey bırakmamış. Şimdi eski eserler özellikle iç turizmin dinamolarından biri. Malum Japonlar gezmeyi değişik yerler keşfetmeyi sever.
(..)
Deniz ağırı seyehatlerin ve kaplıcaların yanı sıra bir de "temalı" köyler var. İlk yıllarımda Japonya'nın pek çok yerindeki bu köylerin varlığını duyup şaşırmıştım. Çoğu ekonominin patlama yaptığı "köpüklü" yıllarda planlanmış, Japonların değişikliğe açlığını kara dönüştürmeye çalışan "köyler", çoğunlukla şimdi ekeonomik zorluk içinde. Rusya Köyü, Nagoya İtalya Köyü, Nagasaki Haus Ten Bosch Hollanda Köyü vb.
Meiji Mura'nın da ilk önce taklit binalardan yapılma eğlence parkı olduğunu düşünmüştüm. Ama öyle çıkmadı. Nagoya şehir merkezinden İnuyama'ya tren, oradan da otobüsle gidiliyor. Amaç sayıları gittikçe azalan Meiji dönemi (1867-1912) binalarını korumak ve bir araya getirmek. Meiji dönemi bizdeki Tanzimatla hemen hemen aynı döneme denk gelir. Batıyı taklitle başlar herşey önce. Kıyafetler batılı tarza dönerken, şapkalar, Kayzer Wilhelm bıyıkları, kont baron ünvanları, ve kendine özgü binalar ortaya çıkar. Ama Osmanlıdan farklı olarak bu özenti dönemi, aydınlanma, yurt genelinde batılı tarzında okulların açılması ve sanayileşme ile modern Japonya'nın temelini atar. Maalesef militarizm ve faşizmin dozu gittikçe artar ve malum 1945'te Japonya savaştan felaketle çıkar.
Meiji dönemi binaları, Batılı tarza yakın, eski Edo tarzı ile Uzak Doğu etkilerini dış süslemelerde kullanan, bina yapımında yeni Batılı tekniklerini "deneyen", kuvvetli, heybetli İmparatorluğa yaraşır eserlerdir. 1960'larda yeniden endüstrileşme, savaştaki bombardman, 1923 Kanto depremi falan bu binaların azalmasına neden olmuş. Var olan ve korumaya değer 60'dan fazla gerçek bina Aichi Prefecture'daki İruka Nehri kıyısına taşınarak 1965'te açılmış Meiji Mura.
Neler var peki bu köyde?
Benim en ilgimi çeken binalar aslında bunlardan çok, Meiji dönemi hapiseleri ve kabuki tiyatrosu. Hapisane binasi oldukça gerçek, günlük yaşama ait eşyaların olması da hayal etmeyi kolaylaştırıyor. ("Batılı tarzı" Meiji dönemi böyleyse Edo dönemi nasıldı acaba diye düşünmekten kendimş alamadım.)
Bu arada Kyoto'da kullanılan tramvaya ve buharlı trene binme olanağı hoş sürprizlerdi. Gölün dinginliği, baharda açan ağaçların romatizmi ve 120 yıl öncesinin yaşamına tanıklık etmiş binalar, eşyalar, araçlar unutulmaz bir zamanda geriye dönüş tecrübesi yaşattı.
Başta gelen eserlerden biri, adı Meiji dönemi olsa da Taisho döneminde Frank Lloyd Wright tarafından yapılan eski İmperial Oteli'nin (1923-1967) girişi ve lobisi. Bir diğeri Lafcadio Hearn'ın Shizuoka'daki yazlık evi. Ayrıca 1890'da Kyoto'da yapılan St. Francis Xavier Katedrali.
(..)
Günümüzde Doğu Asya'daki en önemli güvenlik sorunlarından biri
Çin'in Tayvan'a salıdırıp resmen ilhak edip etmeyeceği sorunu ile
ilgili. Gittikçe kuvvetlenen ve "gözünü budaktan sakınmayan" Çin,
Tayvan Boğazinin doğu yakasında sürekli yiğinma yapıyor. Tayvan'li
liderler şimdilik ılıman gitmeyi tercih etseler de, halkta "Tayvan
Cumhuriyeti" olmayi ve resmen bagimsizligi isteyenler artik az degil.
İşte Tayvan denince önce benim aklıma bu tür şeyler gelir. 2000'e
Taipei'e gitmiştim. Tayvan şehirleri bana hep Japonya'nin kasabalarını
özellikle de güney-batıdakileri çağrıştırır. 1895-1945 arasinda
Japonya'nin Tayvan'ı işgal ettigi, çoğu Tayvanlının Japonya'yı pek
çok kez ziyaret ettiği ve eğitim gördüğü düsünülürse bu
benzerlik tesadüf değil.
Yine de, Taipei gezisinden sonra bile, Tayvan'i doğal güzellikleri de
olan turisik bir yer olarak algılayamazdım, Taichung yakınlarındaki
Güneş-Ay Gölü'nü görene kadar.
Taichung'dan servis araci almıştı, nereye gidecegimizi ben tam
bilmiyordum, her zamanki gibi. Sonra ferah, modern mimari harikasi bir
binaya girdik, sonra da iste özel balkonu, şöminesi olan bir odadaydık.
Akşam saatlerinde güneş alçalırken, işte karşımdaydı: Güneş-Ay
Gölü. Akşamın mora çalan manzarasında suları İstanbul Boğazını
hatırlatan bir bordoya dönmüstü.
Gölün ismi şeklinden geliyor, ortadaki adaninin ikiye böldügü Güneş
ve Ay.
Aslında Lalu adası Thao kabilesinin eskiden yaşadığı ve kutsal
saydığı bir adaymiş. 1934'te Japonlar hidroelektrik santral yaparken
gölün sularqi yükseldiği için artık adanın yalnizca tepesi
görülebiliyor. Adaya turlar var, ama yalnızca sunni platformlara iniş
var. Adaya çıkış yasak. Thao kabilesi de gölün çevresindeki bir
baska köyde yaşıyormuş şimdi. Lalu adası tepesinde sağ kalmış
agaçları ve tapınak kalıntılarıyla geçmiş bitmiş bir yaşam
tarzını, geleneği ve tükenmis bir mirasi çağrıştırıyor. Gece
gölün sessizliğini dinlerken adaya bakınca kabilenin atalarının
ruhlarının oralarda geziniyor olabileceği hissine kapılıyor insan.
(Japonyadan geldikten sonra ruhlarla ilgili hikayeler hiç de uydurma
gelmiyor.) 1999'da büyük bir deprem gölün kıyısındakı, Lalu'daki
insan yapılarına büyük zarar vermis. Hala kalıntılar gölün
kıyısında duruyor.
Gece göl çok sessizdir. Diğer göller gibi adeta sesi yutar, dalga sesi
cok belirsiz derinden duyulur, ama o kadar. Sabahın erken saatlerinde de.
Renkler, bizim Abant'taki gibi, yere, hava durumuna, rüzgara ve günün
saatine göre değişir. En sevdiğim ve beni büyüleyen tonlar turkuaza
aitti. Zümrüt gibi, duru ve sakin...Saatlerce bakmaya doyamadim,
turkuazda Akdenizi hatırladım, içinde kaybolmak istedim.
Bütun bunlari sindiridigim, yasadigim, ve her anını özümsemeye
çalıştığım The Lalu'daki günleri söyle hatırlıyorum: Sabah 6:30
da kalkiş. Ekim'in hafif ürperten sabah serinliğine aldırmadan balkonda
güneşin, karşıdaki dağın tepesinden yavaşça doğusunu seyretme.
Göl üzeri hala sisliyken, kiyisinda kahvalti öncesi yürüyüş. Normal
işler, göl turları, sonra öğleden sonra uykusu ve gölü seyretme.
Silme dolu olan ve kıyısında yüzünce aslında gölde yüzüyormuş
hissini veren havuzda yüzme. Akşam üzeri yürüyüş. Gece olurken
yıldızlar lacivertliğin içinde belirirken yemek yeme. Sonra yıldizlı
gök ve temiz havada göl manzarasını seyrederken hafif kestirmek.
İşte böyleydi beklenmedik Güneş-Ay Gölü sefası. Bir dahaki hedef
Tayvan'ın yeniden keşfedilen kaplıcalari ve Tarako vadisi.
Ortadaki adanin adı LALU. Ne büyülü, tılsımlı bir isim değil mi?
Yumuşak, biraz kadınsı ve hülyalı.
Sakura aslında meyva vermeyen bir kiraz ağacı türüdür. Hem ağacın hem de çiçeklerinin ortak adıdır. Sakura Japonlar için hem ülkenin hem de kendi bireysel geçmişlerinden gelen pek çok şeyi ifade eder. Sakuranın açması yavaş yavaş, solması ve yere düşmesi bir anlıktır. Yazın yapılan havai fişek gösterilerindeki en görkemli ve en büyük fişerklerin hızla havaya yükselmesi, patlaması ve sessizce solup yok olması gibi. Sakuranın kısa ama parlak yaşamı, Samurayların genç yaşta kahramanca ölümü sakurayla özleştirilir. Ya da her genç yaşta ölen. (Tom Cruise'un Last Samurai filmindeki son sahneyi hatırlayın: samuraylar Meiji hükumeti askerleriyle kahramanca savaşırken arka plandakı sakuralar çılgınca çiçeklerini döker. Kahramanlar kılıçlarını cekerken kahpe mitralyoz mermileriyle yere yıkılırlar.) Zamanlama olarak Mart-Nisan, mezuniyet, okul açılış ve sirkete başlama törenlerinin dönemidir. (1 Nisan'da okulların yeni dönemi ve mezunların şirklerdeki yaşamı başlar.) Ayrılma, yeni başlangıç ve umut dönemi.
(..)
Bir bitkinin bu kadar yaşama damga vurması ancak Japonya'da olur diye düşünürüm. Her yerde baharda ağaçlar çiçek açar, ama Japonya'da sakuraların açması bir şenliktir. Belli başlı parklara bahçelere gidilir, yere muşambalar serilir, alkollü içkiler yudumlanır, kendini kaptıranlar karaoke'ye başlar. Rüzgarda hafif, derinden baygın bir sakura kokusu olur. Pembe beyaz çiçekler havada uçuşur.
Tokyo'daki en popüler sakura mekanları pek çok sitede yer alır:
Benim en sevdiğim yerler
Chidori-ga-fuchi Minakami Park, Inokashira Park, Shinjuku Gyoen, Ueno Park, Yoyogi Park, Iidabashi Canal Cafe'dir.
Gündüz olduğu gibi gece de sakuraların altında eğlenilebilir. Gece sakuraların korkutucu olduğunu düşünenler, sakuraların gizemli yarı tanrısal biraz kötü ruhların etkisiyle hışırdadığını hissederler. Bence gece ışıklarının altında sakuralar yalnızca daha güzel, bembeyaz agaçlar daha görkemli. Bahar karları gibi.
About.com
Outdoorjapan.com
Metropolis
Borobodur'u 2004'ün Mayısında Java gezisinde gezdim. Sonra detayları çok da düşünmedim. Harika bir anıt, unutulmaz bir anı olduğü aklımda kaldı, okadar. Geriye dönüp bakınca Borobudur'un gerçekten benim için, insanlar için ne anlam ifade ettiğini tekrar düşündüm.
(..)
Borobodur...Anlamı "Mountain of accumulation of merits of the ten states of Bodhisattva" (Bodhisattva'nın 10 evresindeki yararların toplandığı dağ). Java adasının ortasında, lotus çiçeğine, mandalaya, ve dev bir stupaya benzeyen bir anıt. Bazı kaynaklar oyle belirtse de tapınak değil. Onu tapınağa indirgemek, onun yapılmasindaki amacı ve uzun yıllar süren inşaat için harcanan emekleri inkar etmek demek.
Borobodu'a sabaha karşı, daha gün ağarmadan gitmeli. Kalabalıktan, sıcaktan kaçmak, ay ışında Borobodur'u seyretmek, sonra güneşin doğuşunu en tepeden seyretmek için. Güneşin yakmaya başladığı saatlerde dönmek, dönerken geriye bakı Borobodur'un bütünlüğünü hafızaya kazımak için. Geleneksel ve beklenen sitil budeğil aslında. En alt kattan başlayıp, saatyönünde dönerek, her kattan bir şeyler "öğrenerek", yavaş yavaş ve emek harcayarak en üste çıkmak...
Alt katmanlar yasamdaki kalıpları, kuralları, maddeleri, maddeciliği, aç gözlülugğü, istekleri simgeler. Orta katman, bunları aşmayı, sekillerin yok olduğunu, son katman da hiçliği. Alt katmanlar köşelidir, karmaşıktır, son katmansa yuvarlak. Ziyaretçiler en alttan üste çıktıkç Buda'nın hayatqinı anlatan yüzlerce kabartma bu tecrübeye rehberlik eder.
Ay ışiğında en yukardan başlayan turist ziyaretcılerse once, alacakaranlıktaki stupa golgelerinde, zirvenin yuvarlaklığında hiçliği görür, sonra herşey aydınlanmaya başlayınca alt katlardaki karmaşayı, mavi-yeşil ormanı.
İşte Borobudur'u neden sevdiğimi, neden onun benim icin özel olduğunu anlıyorum artık. O, yatıp kalkılacak, mum yakılacak bir tapınak değil. Saray ya da şehir de değil.
Sıradan bir dünya harikası bina da değil. Dokunarak, gorerek, düşünerek, hissederek algılanabilecek, insanı ıçinden değiştirecek ya da değişimlere zemin hazırlayacak bir tecrübe.
(..)
Beklenmedik bir kraliyet töreni
Myondong'da geçmişe dönüş
2002deki Myondong'da Japon pop grubu Southern All Stars'in Tsunami'si çalıyordu. Sokak ortasında birden (harika)Japonca sözler. 7 yıl içinde büyük büyük değisiklik! İste anı yaşama duygusuydu bu. Özeldi. 1 yıl sonra iki ülkenin ortaklaşa düzenleyeceği Dünya Kupası oncesiydi, o yıl herşey güzeldi.
Tünelin ucundaki kapı
Ama günümüz dünyasında soğuk savaşı simgeleyen, günümüz Koresindeki bölünmüş ulus olmanın acı gerçeğini vurgulayan bir yer burası.
Tur rehberi, Kuzey'in yaptığı kamuflaj lüks evleri gösterdi. Binlerce insan açlıktan kırılırken, bu çürüyen içi boş apartmanlar yine hüzünlü bir çelişki.
Gezdiğimiz tünel aşağı doğru eğimli, inişi 30, çıkışı 45 dakika suren karanlıkça ve nemli bir geçit. Duvarlarda kazma izleri, zemin ve tavanlar ıslak, zemin kaymayı önlemek için özel olarak kaplanmış.
Bu tünelin sonunda ise beklenmedik bir şey var: bir kapı. Demirden yapılmış kalınca bir kapı. Bir de kapının kulbu var, kilitli. Kuvvetli ısık kapıya yönelmis, kamera da o aydınlık bölgeye odaklanmış. Rehbere soran gözlerle bakıyoruz, diyor ki: "kapının öbür tarafı tünelin Kuzeydeki bölümü."
Kameranın bağlandığı monitörun yeşilimsi ışığinda kapının kulbu parlıyor.
Mezeleri tazeleyin
Namsan Parı'ının içinde, Seul Kulesi'nin zemin 1.katında müzik eşliğinde geleneksel saray yemeklerinin verildiği bir lokanta var: Pulhyanggi. Aç karnına gitmeyi unutmayın.
En şık sokak satıcıları
Namdaemun'da akşam üzeri dolaşmalı. Karın biraz aç olmalı. Mevsimlerden de bahar başı. Tezgahlarda buz üzerine yatırılmış çiğ yiyecekler fazla endişe uyandırmamalı. Tezgahlara seyirtilirken teyzelerin çağrılarına kulak verilmeli. Sonra göze kestirilen, canın çektiği bir tezgahta kararınca, ateşte ızgara yapılacak büyük bir midye ya da acılı bir balık seçimeli. Tezgahtaki diğer insanlar, bir yabacıya ilgi gosterirler, ve belki de gönullerinden kopan bir kadeh shochu'yu ve tabaklarındaki yiyeceği size ikram ederler. Gözlerindeki ışıltı, kültürlerini paylaştığınız içindir. Gülümseyerek yanıt verin, Kore'de de geçen dil budur.
Mayıs'in ilk Pazar günü Chongmyo ya da Jongmyo
Tapinağında harika bir fırsat bekler: Kraliyet törenleri. Bu tapınak Chosun handenanının (1392-1910) öğretilerinin ve isimlerinin yazılı olduğu tahtadan tabletlerin saklandıği yer ve UNESCO kültü mirasi tescilli. Bu yıllık törenler Konfiçyüs stilinde kraliyet ailesini anmak ve onurlandırmak için yapılıyor.
Rengarenk geleneksel kıyafetleriyle sakallı ve güler yüzlü görevliler, kapıdan yol göstererek karşılar.
Tören tek düze, ritmi belirli, melodiye çeşit aletlerin, davulların, fülütlerin, zillerin değişik zamanlarda katılmasıyla oluşuyor. Melodi eskiden kalma Japon saray müziğine çok benziyor. Nostaljik bir ses, Japonlar için hiç de uzak bir ses değil. Doğu Asyanın dinginlikden yoksun, saklı melodileri.
Seremoniye tüm katılanlar renkli kıyafetler içinde. Törenin en onemli bölümü kraliyet ailesi temsilcisinin geçit töreni.
Yanımizdaki takım elbiseli amca Japonca bize şöyle söylüyor: Japon işgalinde çok çektik, ismim değiştirildi, ama şimdi tıp okumak için oğlum Japonya'da. Bunlar geride kaldı.
Yakın ve uzak iki ulus...
1995'teki Myondong'dan hatırladıklarım, gri bir gökyüzü, çamurlu sokaklar, eksi 10larda içe işleyen soğuk ve Tokyo'nun Harajuku'su dedirten dükkanlar, kalabalık.
Her turist gibi havalanı otobüslerinde ve otellerdeki broşürlere bakarsınız. Gidilmeye değer yerler içinde "Askerden Arindırılmış Bölge"
(De-militarized Zone, DMZ)fazla göze çarpmaz. Gidilecek o kadar yer içinde, güzel bir gunse de hele, askerden hiç de arınmış gibi gözükmeyen karanlık tünellerle kaplı yere neden gidilsin ki?
Kore mutfağının bence en ilginç yanı ana yemekten önce gelen ve isteğe bağlı olarak yenilenen "mezeler." Çoğu sebze ağırlıklı ufak tabaklarda servis yapılan bu rengarenk ve farklı tatlardaki çerez-mezelerle tamamen doymak mümkün. Susam yağinda hafif kızartılmıs, acıli acisıs sebzeler, balıklar, envai çeşit kimchi, tofu ve diğer çeşitler. Farkli tatları birbiri ardınca denemek insana tatmin duygusu veriyor.
Asyanın diğer yerlerinde ve Türkiyede sokak staıcıları genelde biraz fakirce giyimli, bakımsız olur. Seul'de yiyecek tezgahlarının başında duran teyzeler hep şıktır, eldivenlidir, saçlar boyalıdır, makyaj yerindedir. Yiyecek ceşitleri hep boldur, renklidir ve temizdir.





































































